BİCO

Gün içerisinde her türden insanla karşılaşsam da genellikle tanıdık kimselerle uğraşmak daha yorucu olurdu. Mahalleden çocukluk arkadaşım Turan’ın küçük kardeşi Muharrem kapının aralık olmasını fırsat bilen bir sinek gibi içeri dalmıştı. Bu yüzden mesai saatleri içerisinde takım elbiseden başka bir kıyafet giymeyen bir avukatın çalıştığı bir hukuk bürosunda tuhaf bir görüntü ortaya çıkmıştı. Sararmış atleti bej eşofman takımının arasından hafifçe dışarı çıkmış birinin sanki ekmek almaya giderken, yolunu şaşırmış gibi belirmesi başka nasıl ifade edilebilir bilmiyorum. Fakat o esnada hazırlıksız yakalanmış biri gibi gözükmediğime emindim. Mesleğim gereği kendimi her türden tuhaf olayın karşısında şaşkınlık belirtisi göstermemek için eğitmiştim. “Gel bakalım Muharrem, semaver bozulduğu için sallama çay içmek durumundayız. Bergamotlu mu normal mi istersin?” Ses tonumun aksine hiç de uzun uzadıya sohbet etmek istemiyordum.

“Sağ ol abi, gelmeden evde yeterince içtim, sana önemli bir konudan bahsetmek için buradayım.” Muharrem’in ehemmiyet verilebilecek herhangi bir konudan bahsetmesi ihtimalini son derece zayıf bulmama rağmen yedi sene evvel bipolar bozukluk teşhisi konulduğu için bazı tuhaflıklarını hoş görüyle karşılamak zorundaydım.”

“Buyur, seni dinliyorum kardeşim.”

“Abi dört gün önce KTV’deki bir programa Rıfkı Hıdıroğlu konuk oldu ve o mesele yeniden açıldı.”

“Hangi mesele?”

“Rıfkı Abi, Bico’nun yayınlandığı sıralar çocuğun birinin televizyona bağlanıp küfür ettiğini yine inkâr etti ve bununla da yetinmeyip binlerce insanın toplu bir şekilde hayal gördüğünü iddia etti.”

Birkaç gün evvel mahallenin çay ocağında Muharrem bu konuyla ilgili birtakım detayları arkadaşlarından biriyle paylaşıyordu, o esnada birkaç metre ötede olmama rağmen iyi ki beni görmemişti. Bu konu hakkında bilgim ya da merakım varmış izlenimi vermem işin içinden sıyrılmamı daha da güçleştirirdi.

“Bu hayalden ziyade dezenformasyonun etkisinde kalmaya benziyor, çoğu insan inanmak isteyeceği türden bir iddiayı gerçekmiş gibi kabul eder. Kitle iletişim araçlarının şimdiki gibi güçlü olmadığı doksanları bırak bugünün sosyal medyasında da sıkça yaşanan bir durumdur. Yeri gelir katiller aklanır, yeri gelir masum insanlar töhmet altında bırakılır. Bizler ise zeki kimseler olarak bir yargıya varmak istediğimizde delillere bağlı kalmak zorundayız.” O esnada mümkün olduğunca boş konuşarak işi yokuşa sürmenin derdindeydim.

“Ne diyorsun Necati abi, olay düz bir iddiadan ibaret değil, bu meseleyi deştiğinde bir sürü tutarsızlıkla karşılaşıyorsun. Bico’nun yönetmeni 2011 yılında bir talkshow programında olayın yaşandığını doğruladı, kocaman adam durduk yerde niye yalan söylesin? Sadece bu değil, bir kameramanın da benzer açıklamaları var.”

“Muharrem sakin ol, bir de şöyle düşün, Rıfkı Abi de kocaman adam, eski önemsiz bir hadise için programı doksanlarda izlemeye başlayıp onunla büyüyen bir nesle durduk yere niye yalan söylesin? Bence bu sorunun üzerinde de titizlikle durmamız gerekir.”

“Rıfkı Abi aynı zamanda programın yapımcısıydı. Büyük ihtimalle Bico’nun haklarına sahip olan Norveçli şirketin imzalattırdığı sözleşmeyle ilgili bir durum bu. Markaya zarar verilmesi durumunda tazminat ödenmesi ile ilgili bir madde olması çok muhtemel. Bu durumda, olayı inkâr etmek en akıllıca seçenek olurdu. Neticede uluslararası bir marka kendi imajının zarar görmesinden hoşlanmaz, olayın canlı yayında yaşanmış olması da böyle bir hatayı affettirmez.”

“Fakat burada bir varsayımdan bahsediyorsun, sevgili Muharrem, ortada bir görüntü kaydı yoksa o onu demiş bu bunu demiş diyerek bir şeyleri ispat edemezsin. Bico’nun çıktığı yıllarda Kanal 17’nin reytingleri o derece yüksekti ki program hem sabah hem de akşam olmak üzere günde iki kez yayınlanıyordu. Bu durumda mutlaka biri vhs bir kasete o anı kaydetmiş olurdu.” Meseleye yabancı olmadığımı belli etmek durumunda kalmıştım, birçok insan gibi bir zamanlar ben de bu konuya merak duyup epey kafa yormuştum. Şimdi ise bu video oyunu ile ilgili tartışmalar benim için geçmişte kalmıştı ve ne olup bittiğine dair en ufak bir merak hissetmiyordum. Biraz daha inat edip anlamazlıktan gelerek Muharrem’i bezdirmek zorundaydım, diğer türlü bu sohbetin bir sonraki aşamasında bir düzine komplo teorisine maruz kalacaktım.”

“Necati Abi peki gazetelerde çıkan köşe yazıları ne oluyor?”

“İki köşe yazarı da söz konusu programı izlemediğinden ötürü hala bunun hızlı yayılmış bir söylenti olduğunu rahatça söyleyebiliriz.”

Muharrem iyice sinirlenmişti, suratı kızarmış, bir elini havaya dikmişti. “Abi, beni başından savmak istiyorsun onu anladık fakat ne diye bu kadar duyarsız davranıyorsun? Aramızda hepi topu iki yaş fark var, aynı mahallede büyüdük, aynı televizyon dizilerini izledik, birlikte futbolcu kartları ve taso oynadık. Gece ışığı kapatıp yatağa kafanı koyduğunda kendine karşı yeterince dürüst olduğuna inanıyor musun, seni aptal yerine koyan insanlardan hesap sormayı hiç düşünmedin mi? Bico hadisesi senin için Nutrigrutti ya da Burak Altuntaş’ın davalarından daha önemsiz olmamalı. Genç yaşına rağmen ülkedeki en iyi avukatlardan biri olduğun su götürmez bir gerçek, hal böyleyken karanlık geçmişimizi aydınlatmak konusunda neden bu kadar çekimser davranıyorsun?”

İster istemez son söylediğine biraz sinirlenip ses tonumu yükselttim. “Muharrem hangi karanlık geçmişten bahsediyorsun, adamlar altı üstü bir çocuk programını yayından kaldırdılar. Ne demeye gidip de onları mahkemeye vereceksin; gören de senin şantaj, haraç, gasp, komplo, faili meçhul cinayet gibi ağır suçlardan bahsettiğini sanacak.”

“Ben gidiyorum abi, senden beklemezdim.” Muharrem hışımla arkasını dönüp giderken ardından beni yanlış anladın ya da özür dilerim öyle demek istemedim gibi şeyler dememek için kendimi zor tuttum, biraz yumuşak gözükmek her şeyi berbat edebilirdi. Kaldığım yerden elimdeki bir davanın dosyasını okumaya devam ederken bu sefer de masanın üzerindeki sabit hatlı telefon çaldı.

Ses fazlasıyla resmi bir tondaydı ve sorumluluğunu üstlendiği en sıradan işleri bile gereğinden fazla ciddiye alan birine benziyordu. “İyi günler Necati Bey, ben Çevirmeli Telefon Derneği başkanı Çağrı Temiz.” Üniversiteden beridir tanıdığım arkadaşlarımdan bazıları cıvık şakalar yapmayı severlerdi. Cümlenin absürtlüğü yüzünden başlangıçta birinin beni işlettiğini düşündüm fakat konuşan kişi bir yandan da kendisini alelade bir biçimde ifade ediyordu.

“İyi günler, sizi dinliyorum Çağrı Bey.”

“Derneğimizi yakın vakitte kurduk fakat mücadelemize sosyal medya üzerinden yoğun bir destek var. Takipçilerimiz büyük çoğunluğu Bico Mağdurları ismini verdiğimiz davada sizi avukatımız olarak görmek istiyor, ben de bu yoğun ilgiyi sizinle paylaşmak istedim. Bu mücadelede bize destek olmayı kabul ederseniz, oluşturduğumuz mütevazı fon üzerinden emeklerinizin karşılığını vermek isteriz.”

“Kimi ne sebeple dava ettiğinizi sorabilir miyim?”

“Kanal 17’nin genel yayın yönetmeni Tarık Narcan’ı, Bico’nun yapımcısı ve program sunucusu Rıfkı Hıdıroğlu’nu bizlere iftira ettikleri için mahkemeye vereceğiz.”

“Çağrı Bey, inanmayacaksınız ama birkaç dakika önce mahalleden bir arkadaşım aynı meseleyi konuşmak üzere yanıma uğradı. Hiç oyalanmadan konuya gireyim, yaşanan olayın üzerinden onlarca yıl geçti ve ortada somut herhangi bir delil yok. Bu işi yargıya taşımakla hiçbir sonuç alamazsınız, bir avukat olarak derneğinize ve takipçilerinize boşu boşuna para ve zaman kaybetmemeniz tavsiyesinde bulunabilirim.” Artık Muharrem’in Çevirmeli Telefon Derneği’nin üyelerinden biri olduğuna kanaat getirmiştim, az önceki ısrarının gerekçesini bu durum daha anlamlı kılıyordu, kendini bu hikâyenin kahramanlarından biri olarak görmüştü. Lakin yolunu şaşırmış, ne yaptığını bilmeyen bir grup insan sözde bir amaç uğruna bir araya geldi diye mesai saatlerimi anlamsızca bir işe harcayamazdım. Davanın içeriğini bilmiyordum ama mahkemede konu bir şekilde geçmişteki olayı ispat etmeye geleceği için en ufak bir şanslarının olduğunu dahi düşünmüyordum.

“Emin misiniz, öyle mi diyorsunuz?”

“Evet, o iş nanay Çağrı Bey.”

“Peki Necati Bey, size iyi günler diliyorum.”

Saniyeler sonra bir tür acıma hissinin oluştuğunu inkâr edemem. Muharrem’in özel durumunu anımsamam ve samimi şekilde bana ihtiyaç duyan kişilere ilgisiz kalmam sonucunda içimde bir şüphe hissi kalmıştı. Mesleğimin ilk yıllarında buna benzer dürtülerin zamanla azalacağını düşünmüştüm fakat böyle bir şey hiçbir zaman mümkün olmadı. Tarif etmeye çalışırsam, bir iğnenin sırtımın olduğu yerde belirip bana hiç ucunun değmemesi kadar rahatsız ediciydi.

Küçük evime döndüğümde bir buçuk saat geçmesine rağmen üzerimde tatsız bir yorgunluk vardı. Fakat bu olumsuz durumun fiziksel gerekçelerden ziyade periyodik ve psikolojik olduğunu düşünüyordum. Problem varoluşsal, melankolik hislerin ansızın kapıyı çalmasından ibaretti. Zaman zaman neden avukat olduğumu, hayatta neleri doğru yaptığımı sorgulamaya başlardım. Onca iş beklerken bu hislerin nasıl etkisine kapıldığım konusunda bir fikrim yoktu. Böyle zamanlarda sanki her şey kaybolup gidiyormuş gibi hissederdim. En çetin mücadelelerimle ilgili anılarım bile zihnimden silinecekmiş gibi olurdu. Bu sanki ansızın var olmuş koca bir karanlığın içerisine çekilmek gibi hissettirirdi. Fakat ben hayatının genelinde umutsuz bir adam olmamıştım ve bu hislerimin altında yatan gerekçelerin, benim dışımda gelişen olaylarla ilgili olduğunu düşünüyordum.

Mevcut hukuk düzeninin hala vicdanını yitirmemiş kimseleri pesimist bir ruh hali içerisinde bırakması ve zaman zaman depresyona kapı aralamasının pekâlâ şaşılacak bir tarafı yoktu. İşlerin ne zaman tam anlamıyla düzgün yürüdüğü sorusuna herhangi bir olumlu yanıt vermek mümkün değildi.

Bir polis memuru; Alman malı, pahalı bir araçla son sürat gidip insanların hayatını tehlikeye atan bir sürücüye durmasını işaret eder. Direksiyonun başındaki kimsenin yirmilerindeki bir savcı olduğunu gördüğünde ise mahcup olur. Aynı günün akşamı arabadaki adam, arkadaşlarının yanına vardığında bu hikâyeyi onlara gülünç bir şeymiş gibi anlatırken toplumdaki statüsünü hissettirmek isterdi. Bizzat yaşamımda şahit olduğum bu örnek ülkenin genel bir özetidir, düzenin içerisinde kabahati işleyen değil görevini yapanın yüzü kızarır. Buna benzer iş bilmez, adalet anlayışını özümseyememiş kimseler bir davayı yönetmek için karşıma dikildiklerinde, bilgisayar oyunlarındaki görünmez duvarlardan birine çarpıyormuş gibi hissederdim. Bu tarz durumlar beni alternatif yöntemler, farklı düşünme biçimleri kullanmaya iterdi.

Bazen haftalarca yaptığım hazırlıklar sırf karşımdakiler bana kulak vermeyecek kadar bilmiş geçindikleri için boşa giderdi. Bu sebeple yaptığım işin insanların haklarını savunmaktan öte bazı beceriler gerektirdiğine inanırdım. Bazen de bir barbut oyuncusu gibi ne geleceğini bilmeden zarları salladığımı hissederim. Gerçek şudur ki ben avukat olmadan çok daha uzun bir süre önce tuz kokmuş, geminin tabanı delinmiş ve hep birlikte dibi boylamıştık. Bir şeylerin temelden değişmesi asla mümkün gözükmüyordu. Yine de zaman içerisinde güç olanı başarıp, mesleğimde belli bir ilerleme kaydetmiştim. Elde ettiğim her şeyi küçük zaferler olarak ardımda bırakıyordum çünkü bu uğraşlar uçamayacak bir kuşun olduğu yerde kanat çırpmasından farksızdı. Olumlu, büyük bir değişimin parçası olmam ise hiçbir zaman söz konusu değildi. Daha çok okyanusa damla damla tatlı su döküyordum.

Kanepede oturduğum esnada elim öyle gayri ihtiyari kumandaya uzanmıştı ki sanki televizyonu başka biri açmış gibi irkildim. Ekranda yıllar geçmesine rağmen samimiyetinden hiçbir şey kaybetmemiş deneyimli sunucu Ceyhun Erkoç vardı, programın konuğu ise lise öğrencisi olduğum zamanlar severek dinlediğim radyocu Salih Bilgili’ydi.

“Değerli izleyicilerimiz geçen hafta doksanların retro oyunlarından bahsederken sosyal medyadan gelen istekleriniz doğrultusunda telefon bağlantısı ile oynanan oyunlardan da söz ettik. Bir ara epey konu dışına çıktık ve dürüst konuşmak gerekirse programı boşlayıp kendi aramızda sohbet ediyormuş gibi oldu. Yaptığımız şey çoktan sönmüş bir ateşin küllerini karıştırmaktan farksızdı, hal böyleyken geçen bölüme yoğun ilgi gösterdiniz, biz de bir süre daha konunun üzerinde durmanın uygun olacağına kanaat getirdik.

Daha genç izleyicilerimiz ve konuya yabancı olanlar için hikâyeyi yeniden özetleyeyim. Bir televizyon programı düşünün ki telefon aracılığı ile canlı yayına bağlanıyorsunuz, o vakitler ülkedeki en çok sevilen video oyun kahramanını kontrol ediyorsunuz. Uçan sincap Bico, ormanın ruhunu çalan büyücü Karagamo’yu yenmek için nefes kesici bir mücadeleye başlıyor. Bu yolculuğu esnasında asi tavşan Valentino, uykulu Ciklet Coco ve dışlanmış Şalgam Pogo gibi dostları da kendisine yardımcı oluyor. Kısacası o dönemin çocukları için bu eşi benzeri olmayan bir peri rüyasıydı. Video oyunu sanat kalitesi, hikâyesi ve müzikleri bakımından hafızalardan silinmeyecek kalburüstü bir işti. TV programı ise bir çocuk programı olarak reytingleri alt üst etmekteydi. Bir gün canlı yayına bağlanan çocuklardan biri telefon tuşları ile Bico’yu kontrol etmekte problem yaşadığından ötürü galiz küfürler etti ya da öyle iddia edildi. Diğer iddialara göre aynı günün akşamı program haber bültenlerinin konusu oldu, hikâye ülkenin dört bir tarafına yayıldı ve 1995 yılında Bico ansızın yayından kaldırıldı. Yönetmen 2011 yılında bir talkshow’da hadiseyi doğruladı, programın kameramanı ise 2013 yılında bir eğlence programında küfür olayının bir değil iki kez gerçekleştiğini söyledi. Fakat bahsi geçen kimseler daha sonraları bu açıklamalarını yalanladılar. Unutmadan belirtelim, olayın yaşandığı iddia edilen dönemde Bico hadisesi bazı köşe yazılarına da bir canlı yayın kazası şeklinde konu olmuştur. Diğer taraftan söz konusu programın canlı yayın kaydı hiçbir zaman ortaya çıkmamıştır. Sunucu ve yapımcı Rıfkı Hıdıroğlu da hadiseyi son on senedir katıldığı her televizyon programında yalanlamıştır, Bico’nun yayından kaldırılmasını ise maddi gerekçelere bağlamıştır, şimdi dilerseniz bugüne dönelim.

Çevirmeli Telefon Derneği adlı birkaç haftalık yeni bir oluşum, Hıdıroğlu’nun ve Kanal 17’nin genel yayın yönetmeni Tarık Narcan’ın attıkları bazı twitlerdeki hakaret içerikli ifadeleri gerekçe göstererek, Bico Mağdurları’nın haklarını aramak için konuyu yargıya taşıyacaklarını duyurdu. Bu sebeple konu yeniden sosyal medyanın gündemine oturdu. Yayına girmeden önce derneğin başkanı Çağrı Temiz ile telefonda konuştum, dediğine göre üyelerinin istekleri doğrultusunda öncelikle Avukat Necati Doğrugil’e ulaşmışlar fakat Necati Bey söz konusu davayı kazanma ihtimalinin olmadığını ifade etmiş. Çağrı Bey buna rağmen umutsuzluğa kapılmadıklarını, mücadelelerine henüz yeni başladıklarını ifade etti. Onlar adına ben de pek umutlu olduğumu söyleyemem ama yine de böyle bir davanın nasıl sonuçlanacağını herkesten fazla merak ediyorum. Şimdi Salih’in bu konu ile ilgili düşüncelerini almak istiyorum. Sence de son bir hafta tuhaf geçmedi mi, bu işin sonu nereye varacak dersin?

“Gelişmeleri garipsemiyorum Ceyhun, gerçeklerin geç de olsa ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır ve o programı izlemesem de böyle bir şeyin yaşandığına biliyorum. Fakat bir olaya inanmakla ispat etmek aynı şeyler değildir. Bu dava Türk televizyon tarihindeki büyük bir kırılma noktasını konu almaktadır. Yakın tarihimizdeki karanlık bir dönemi aydınlatmak için şans eseri kazanılmış bir fırsatla karşı karşıyayız.”

“Bir saniye, yayından önce böyle bir şeyden bahsetmemiştin, kırılma noktası derken neyi kastediyorsun?”

Salih Bilgili sanki bir süredir sessizce bir şeyleri hesaplamıştı, tecrübeli radyocunun gözleri berrak zihninin ışıltısını saçıyordu, konuşmadan önce derin bir nefes aldı. “Bico, Türkiye’deki çocuk programlarına uygulanmış ilk büyük otosansür örneğidir, bu yüzden böyle iddialı bir tabiri kullanmak pek de yanlış olmaz. Müsaadenle meseleyi herkes için biraz daha açalım, bir haftadır arşiv taraması yapıyordum, yüzlerce gazete ve televizyon ekini tek tek gözden geçirdim. Şimdi hepimizin bildiği detayların üzerinden daha sağlıklı bir biçimde geçelim.

Video oyunumuz biri tekrar olmak üzere hafta içi, günde iki kez yayınlanıyor; kendisi ile aynı saatte yayınlanan programlara reyting olarak açık ara fark atıyor. Ne demek istediğimi iyi anla, Kanal 17 gibi rakiplerine kıyasla kısıtlı imkânlara sahip, mütevazı bir karasal yayıncı için Bico altın yumurtlayan bir tavuk. Bu tavuğu neden kestiklerini kendinize sorduğumuzda, kanalın gerekçelerini ciddiye alırsak aptal yerine konmuş oluruz fakat daha farklı bir pencereden yaklaşmayı denersek yeni bazı işaretler yakalayabiliriz. O dönem Bico, Avrupa’daki bir tv kanalında binlerce çocuğa hitap ediyor olsaydı durduk yere, hiçbir gerekçe gösterilmeden yayından kaldırılamazdı. Yıllarca suskun kalan kanal yönetimi, olay insanların zihinlerinden silinmeye yüz tuttuğunda cesurca inkâr etmeye başlıyor, komik değil mi?”

O sırada tecrübeli radyocunun kameraya yönelmiş bakışları, Necati’nin Salih Bilgili ile gerçekten göz göze gelmiş gibi bir his yaşamasına neden oldu. “Konuya kuşku ve mantıkla yaklaştığınızda sizce eldeki veriler aptalca bir komplo teorisi gibi mi geliyor?”

Kısa bir an programdaki bir boşluk yaşandı, Erkoç araya girip kaldığı yerden devam edecekmiş gibi kıpırdandı lakin bu bilinçli bırakılmış uzun bir boşluktu. Usta radyocu konuşmasına hiçbir şey olmamış gibi devam etti. “Şimdi başka bir detaya geçelim, doksan yedi yılında Görsel Medya Üst Kurulu, Real TV’de yayınlanan Evrenin Muhafızları isimli sentai türündeki ünlü televizyon dizisi ile birlikte Heyula Öyküleri adlı, alacakaranlık tadında hikâyeler anlatan başka bir diziyi de yayından kaldırmıştı. Kurulun açıklamasında çocukların zihinsel gelişiminin olumsuz etkilendiğinden bahsediliyordu. Bundan sonra işler daha ilginç bir hal alıyor, bir sene geçmeden aynı yapımları Real TV hiçbir şey olmamış gibi yeniden yayınlamaya başlıyor. GMÜK ise bu duruma iki sene kadar uzunca bir süre sessiz kalıp tv dizilerini tekrar yayından kaldırıyor. Peki harekete geçmek için neden bu kadar uzunca bir süre beklediler dersiniz? İşte buna verilecek hiçbir mantıklı yanıt yok. Büyük ihtimalle gözümüzün önünde cereyan edip bize önemli ipuçları verebilecek bazı detayları ıskaladık çünkü olayın kendisi çok büyük.

İki bin yılına girdiğimizde tüm dünyada ilgiyle izlenen anime Dukamon, CTV’de yayınlanmaya başlıyor ve burada sanki bir dejavu yaşıyoruz. Dukamon ilk sezonunun bitimine doğru yayından kaldırılıp, iki bin ikide tekrar aynı kanalda yayınlanmaya başlıyor ve bir yıl yayında kalmasına müsaade edilip GMÜK tarafından tekrar yasaklanıyor. Sonrasını biliyorsunuz, yavaş yavaş bugünlere gelinen bir zemin hazırlanıyor. Birileri bir şeyleri canı istediği vakit yasaklarken, bir nesil de sessiz kalmaya alıştırılıyor. Yıllar geçtikte televizyon dünyası, fantastik temalı filmlerin bile izlenemeyecek kadar ağır şekilde sansürlendiği yeni bir düzene doğru evriliyor. Fakat GMÜK doksanlardan bugüne, istikrarlı bir şekilde çocukların en yaratıcı olduğu dönemleri mahvederken, başka bir tarafa ise bakmamak konusunda ısrar ediyor. Normalde on sekiz yaş sınırı konulması gerekirken, sabahın erken saatlerinde yayınlanan programlardan bahsediyorum, fazla detaya girmeden neye işaret ettiğimi anlamışsınızdır.”

Ceyhun Erkoç yüz ifadesinden abartılı bir şekilde daha fazla dayanamayacağı izlenimini vererek araya girdi. “Bu dünyanın içerisinde olduğumdan ben de bir şeyler söylemek istiyorum; Mahkeme dosyalarının havalarda uçuştuğu, emniyet müdürlüğünün işini devralıp cinayet çözmeye kalkan çakma dedektiflerin, insanları canlı yayına topladığı garip bir konseptten bahsedebilirim. Gizli kalması gereken özel hayatın çöpçatanlık şeklinde sunulduğu, yemek yaparken birilerinin kavga etmeden duramadığı, gelin damatların birinci olmak için entrikalar çevirdiği yarışmalar ve daha niceleri var. Yalnızca gündüz kuşağında bu tür kalitesizlikler yok. Birkaç saatliğine birilerini ünlü yapan ses yarışmaları, köpeklerin birinci olduğu yetenek yarışmaları ve içeriği bolca mizansenle dolu kapalı alanlarda geçen kavga gürültüyle dolu programları da listeye dahil edebiliriz.”

“Teşekkürler Ceyhun, neredeyse doldurmadığın bir boşluk kalmadı. Buradan çıkarmamız gereken sonuç şudur, hak ve özgürlükler herkese eşit bir biçimde sunulmalıdır. Eğer bir gün, birileri sizi yok saymaya kalkarsa kendi hakkınızı savunmak elinizdeki en mantıklı seçeneğinizdir. Ya çocukluğunuzu elinizden çalmış kimselere karşı sessiz kalmaya devam edersiniz ya da böyle bir davada sonuna kadar mücadele edersiniz. Sahip olduğunuz güzelliklerin içine eden bunak bir neslin karşısında dikilerek, sizden sonra geleceklere daha özgür bir hayat sunmak konusunda vereceğiniz karar tamamen size aittir.

Çevirmeli Telefon Derneği’nin mücadelesine dönüp sözlerimi toparlamak istiyorum. Necati Doğrugil’in, dernek başkanına bu davanın kazanılma ihtimali olmadığını söylediğine inanmıyorum. Hiç yüz yüze gelmesek de takip ettiğim davalardan ötürü o genç avukatı iyi tanırım, onun lügatinde bazı ifadelerin bulunmadığına birebir şahit oldum. Bir keşmekeşin içerisinden çıkmamızı sağlayabilecek, şövalye ruhlu bir adamla dernek başkanı arasında bir yanlış anlaşılma gerçekleşmesi muhtemeldir. Bico mağdurlarının haklarını aramak Nutrigrutti’yi çökertmekten daha zor olmamalı.”

“Teşekkürler Salih, reklam arasından sonra buradayız.” Televizyonu kapattım hala nasıl çalmadığına hayret ettiğim telefonumu sessize aldım, biraz düşünmeye ihtiyacım vardı.

*

Akşam, sosyal medyadan bulduğum numara ile Çağrı Temiz’i defalarca aramama rağmen ulaşamamıştım, büyük ihtimalle telefonu kapalıydı. Sabah ilk iş olarak derneğin adresine gitmek konusunda karar kılsam da yatağa uzandığımda bir türlü rahat edememiş, gecenin yarısından fazlasında yorganımla cebelleşmiştim. Bir taraftan fazlasıyla daralmış hissederken bir taraftan da eskiden sıkı mücadelelere girişirken kendimi içinde bulduğum, o canlı ruh haline ait atmosferin bir şekilde geri geldiğini hissediyordum.

Çevirmeli Telefon’un çok yeni bir oluşum olması bir tarafa, adresin gözüktüğü çatı katındaki oda tozlu ve tamamen boştu. Yeniden asansöre bindiğimde tesadüfen rastladığım çaycı, dördüncü kattaki sürücü kursuna gitmem gerektiğini söyledi. Kurum müdürüne ait odanın açık kapısına doğru yaklaşırken duyduğum ses tanıdıktı. İçerdeki adamın hoyrat kahkahası ve ses tonuna yansıyan kendinden emin hali birkaç adım sonra yanılmadığımı kanıtladı.

Üniversiteden sınıf arkadaşım Necmettin’in tuhaf bir düşünme biçimi vardı ve tartışmalara girdiğinde irrasyonel çıkarımlarını, çürütmesi güç şekilde karşı taraftaki kişiye sunardı. “Spora başlayalı bir ay oldu, bizim arkadaşlar incir çekirdeğini doldurmayacak meselelere kafa yormakla meşguller. Hangi takviye ürünün daha kaliteli olduğunu birbirleriyle tartışıp duruyorlar. Yok falanca markanın besin değeri iyiymiş, yok filanca piyasada en eskiymiş. Yanlış anlaşılmasın bahsettiğim adamlar kimya laboratuvarında çalışmıyorlar, benim gibi avukatlar. Meselenin özü şudur dostum, spor vakti geldi mi salona gideceksin, toz önüne geldi mi içeceksin. Eğer ben bunu protein diye tüketmişsem, isterse içindekilerin tamamı süt tozu, krema ve nişasta olsun. Her iş inanmakla başlar ve siz inandıkça detaylar daha da önemsizleşir. Çağrı Bey, ufak sıkıntıların içerisinde kaybolan kimseler hayatlarını şekillendiremezler. Sporcuların kendi dallarında başarılı olmalarının asıl sebebi genetik değil sporu yaşam biçimi haline getirmiş olmalarıdır. Bu hayatta kendimizi daha büyük hissettirecek motivasyonlar bulmalıyız. Yani vatanını milletini seveceksin kardeşim, ayakların yere sağlam basacak, her bulunduğun ortamda ruhunu yaptığın işe adayacaksın. Böyle oldu mu önünde hiçbir engel duramaz.” Necmettin içeri girdiğimde baş ve işaret parmağını birleştirmiş, sanki bir şeye çivi çakarmış gibi havada elini sallıyordu. “Bana güvenin, bu mücadeleyi birlikte kazanacağız, milyon dolarlık şirketleri dize getireceğiz.”

Yüzünü ilk kez gördüğüm Çağrı Temiz, bu saçma sapan nutkun heyecanına kendini kaptırdığından içeri girdiğimi dahi fark etmemişti.

“İnanamıyorum Necati, bu sen misin?” Necmettin kaşla göz arasında dibime yaklaştı, tokalaştığı esnada bir yandan da “Aslan be!” deyip sert bir el ense çekti. “Seninle ne günler geçirdik be! Çağrı Bey, Necati benim üniversiteden arkadaşım, bir vakitler yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Yalnız burada ne işin var kardeşim yoksa sen de Çevirmeli Telefon’un davasını üstlenmek mi istiyorsun?”

“Bir saniye izin ver Necmettin. Günaydın Çağrı Bey, arkadaşım bir nevi ben konuşmadan durumu ifade etmiş oldu. Dün akşam bu dava ile ilgili detayları yeniden düşündüm ve bir iç muhasebe yaptım, fikirlerim büyük ölçüde değişti. Tüm samimi hislerimle, hiçbir ücret talep etmeksizin davanızda size yardımcı olmak istiyorum.”

Çağrı Temiz daha da heyecanlanmıştı. “Öyle mi, gerçekten çok sevindim. İnanır mısınız dün kazanma ihtimalimiz olmadığını söylediğinizde karnıma bir yumruk yemiş gibi hissettim, sonra beni Necmettin Bey arayıp dava ile ilgili görüşmek istediğinden bahsetti.” O sırada Necmettin gururla sırtını dikleştirdi. Eğer bu işe bir yerden müdahale etmezsem her şey başlamadan bitebilirdi, üniversite arkadaşımın böyle bir hengamenin altından kalkma ihtimali yoktu. Çağrı ile yalnız kalana kadar beklemeli ve onu bir şekilde ikna etmeliydim. Bir süre Necmettin coşkulu bir şekilde ayakta çene çaldı, nahoş hikâyeler, insanı güldürmek yerine utandıracak anılar anlattı, sonra müsaade isteyip yanımızdan ayrıldı.

“Çağrı Bey, dün söylediklerim için kusura bakmayın, konuşmamız esnasında beni biraz ilgisiz bulmuş olabilirsiniz. Fakat dava konusundaki radikal düşüncelerimin tamamen yıkıldığını belirtmek isterim. Necmettin iyi bir arkadaşımızdır lakin mücadelenizi hakkıyla sonlandırabilmesine ihtimal yok. Bir televizyon kanalını dava ettiğiniz vakit tek bir avukat değil, aynı hukuk şirketi için çalışan bir ordu ile mücadele etmeniz gerekir. Çoğu meslektaşım bu iş yükünü daha başından kaldıramaz, tecrübelerimi ve dava kazanma oranımı göz önünde bulundurarak dosyayı bana vermenizi rica ediyorum.”

“Necati Bey, geldiğiniz için teşekkür ederim, aslında bölünmek zorunda değiliz, gelin mücadelemizi hep birlikte derneğin ruhuna uygun şekilde verelim. Necmettin Bey’in gözlerinde farklı bir ışıltı vardı, onunla konuşurken sanki kaybetsek dahi pişman olmayacağımız bir sona gideceğimizi hissettim. Bu arada hedefimize ulaşma olasılığının ne kadar düşük olduğunun ben de farkındayım lakin yola inançlı birinin önderliğinde girmemizin daha doğru olacağını düşünüyorum.”

Çağrı’nın konuşma şekline bakıldığında onu ikna etmemin mümkün olmadığını anlamıştım, baştan büyük bir hata yapmıştım, kırılan güven zor onarılırdı. Diğer yandan bu davada Necmettin başı çeken kişi olduğu sürece kazanma ihtimalimiz yoktu, belki bir noktadan sonra pes edip kontrolü bana bırakabilirdi. Dilerim o vakit iş işten geçmemiş olurdu, kendimi sanki bir günahın bedelini ödüyormuş gibi hissettim.

*

En son isteyeceğim şey davanın ana akımda büyük bir ilgiyle karşılanacak olmasıydı, ne yazık ki günler öncesinden ana haber bültenlerinde Bico ile ilgili sayısız haber yapılmıştı. Duruşmaların halka açık görüleceğini ve salona gazetecilerin alınacağının açıklanması ise tam anlamıyla dosyamın üzerine tuz biber ekmişti.

Saat sabah sekizi geçerken Çağrı arabası ile beni almaya geldiğinde Necmettin de ön koltuktaydı. Derneğin genç başkanı özünde naif ve düşünceli bir adamdı, üçümüzün bir arada hareket etmesi gerektiği konusundaki samimiyetine beni inandırmıştı. Daha evvel sürücü kursunda nutuk atan avukat arkadaşımın ise iddialı görüntüsünden eser kalmadığı ilk anda belli oluyordu. Onun daha şimdiden kaskatı kesildiğini görünce, salona girdiği vakit yapacaklarını hayal dahi etmek istemiyordum. Üniversite arkadaşımın panik halini tamamen görmezden gelip, yüreklendirici sözler ettim. Üniversitedeyken en ukala hocalarımızın karşısında hiç çekinmeden söz alıp konuya girdiği zamanları anımsattım, onun cesaretine imrendiğimden ve haklı olduğumuz için bu davayı rahatlıkla kazanabileceğimizden bahsettim. Saniyeler içerisinde Necmettin’in üzerindeki gerginliğin azaldığına şahit oldukça doğru olanı yaptığımdan emin oldum. Lakin adliyeye yaklaşırken gördüğümüz mahşeri kalabalık yüzünden, bizimkinin hal ve hareketleri yeniden değişmişti.

Polis kontrolünden geçip zaman zaman rastladığımız küçük gergin insan kalabalıklarının arasından geçtik. Salona adımımı attığım anda fakültedeyken birçok arkadaşım gibi bir dönem katlandığım, sonrasında ise ömür boyu karşılaşmak istemeyeceğim biriyle göz göze geldim. Öyle ki Necmettin onun yanında zaman zaman küçük bir pürüz gibi kalabilirdi. Gerçekleşme ihtimali düşük birtakım olasılıkların peşi sıra yaşanması, mantıkla nasıl izah edilirdi bilmiyorum ama bunların meydana getirdiği olaylar zincirindeki absürtlük, git gide tuhaf bir trajediye evriliyordu.

Kanal 17 ile anlaşmalı hukuk şirketi Sulh Ortadoğu’nun avukatlarından biri olan Semra Demir, üniversitedeyken lümpen tavırları ve görgüsüzlüğü ile zihnime kazınmıştı. Monolog şeklindeki gevezelikleri zaman zaman çekilmez bir hal alırdı. Ayrıca kendinden başka kimseyi düşünmeyen bu acayip kız, sesini hiç azaltmaya çalışmadığı için kahkaha attığı anlarda neredeyse bulunduğumuz dersliğin pencerelerini sallayacak kadar gürültü çıkartırdı. Erkek düşmanı söz ve davranışları yüzünden bir süre sonra hemcinslerinin bile onu Yelloz Semra diye andıklarını daha dünmüş gibi net biçimde hatırlıyordum. Anadolu’dan gelen gariban aile çocukları, hafif bir şive ile konuştuklarında bile sınıfta onları rezil etmekten büyük bir keyif alırdı. Üniversite sınavını kazandığını öğrendikleri gün, hiç beklemeden kendisine araba hediye eden babasını sık sık övgü ile anması onun şımarık ruh hali ile ilgili hatırladığım başka bir detaydı. Lakin üniversiteden mezun olmasından bu yana yaptıklarına bir göz atılırsa, eski günlerdeki hali melekmiş gibi gözüktüğünü söylemek pek de yanlış olmazdı.

Medyatik biriydi fakat bu ününü gerçek başarılara borçlu olmadığını biliyordum. Sokak köpekleri yüzünden ölen insanların sayısının o kadar da fazla olmadığını hatta sokak hayvanları diye bir sorunun da olmadığını savunabilecek bir hayvan hakları aktivistiydi. Danışmanlık ücreti, piyasadakinin neredeyse dört katıydı, ayrıca babasının başlarda ismini vermeyeceğim zengin bir muhitte onun için kiraladığı ofiste ay sonunu çıkartırken en ufak bir sorun yaşamadığını biliyordum. Bazen maddi beklentilerini, kazanılmasını garanti gördüğü basit, haklı ama parasız insanların hukuk mücadeleleri için ikinci plana atardı, bu durumun asıl nedenini görmek çok da zeki olmaya gerek yoktu. Günümüzde varlıklı ve hırslı kimselerin siyasete atılırken yaptıkları ilk iş elbette belli bir ideolojiye karşılıksız bir şekilde hizmet vermek değil, sosyal medyada farklı bir kimlik algısı yaratmaya çalışmaktı. PİAR çalışmalarının genellikle en popülist örnekleri başarılı olurdu, Semra da bu işi iyi kıvırıyordu.

Büyük Youtube kanallarına sıklıkla konuk alınır, Twitter’daki bazı hesaplar da bu tarz videolarını parça parça paylaşırdı. Onunla yapılmış söyleşiler haber sitelerinde, slogan içeren büyük başlıklarla verilirdi. Kendisini ünlü etmek için bu kadar yırtındıktan sonra sanat sepet tayfa diye anılan duyar kasma meraklısı[1]bir kesimin sembolü olarak yükselmesine de pek şaşmamak gerekirdi. Televizyon ünlülerinin avukatlığını aldığında cübbesiyle basın mensuplarına poz verirken suratındaki keyif ifadesini görmemek imkansızdı. Bu bahsettiğim sanal kimliğin, jürinin algısını nasıl etkileyebileceği konusunda henüz bir fikrim yoktu fakat asıl endişe etmem gereken durumun bu olduğunu düşünmüyordum. Önce kafamı tamamen boşaltmalıydım, birazdan duruşma başladığında her doğru adımımız davanın gidişatına şekil verecekti. Diğer taraftan, saniyeler önce aklımdan geçen düşünceleri Necmettin’le paylaşıp bu durum karşısında nasıl pozisyon alması gerektiğini izah etmenin bir yolu yoktu.

Semra belki bizimkini yalnız başınayken çiğ çiğ yiyebilirdi lakin bir plan yapmıştık ve sıkıştığı her an avukat arkadaşıma yardımcı olmak için yanında bekliyor olacaktım. Karşı tarafın bir boşluktan istifade edip zeytinyağı gibi üste çıkmasına fırsat vermemek gerekiyordu. Dava dilekçemiz okunup, ilk söz hakkı geldiğinde Necmettin mucize eseri heyecanından tamamen kurtulmuştu.

“Sayın jüri üyeleri, burada temsil ettiğimiz on dört müvekkilin hepsi dava dilekçemizde belirttiğimiz Bico isimli televizyon programının 16 Nisan 1995 tarihindeki canlı yayını esnasında on sekiz yaşının altındaydı. Kendileri olayın gerçek tanıkları olarak burada bulunuyorlar. Ayrıca belirtmek isterim ki hepsinin akıl sağlığı yerindedir ve davanın konusu olan canlı yayını daha dünmüş gibi net hatırlıyorlar. Evet, bu detayı tekrar vurgulamak istiyorum, müvekkillerimiz kendilerinden emindir ve mahkemeye mağdur sıfatıyla gelmişlerdir. Birbirine yakın tarihlerde atılmış twitlerle, Rıfkı Hıdıroğlu, sosyal medyada alevlenen tartışmalar üzerine içlerinde müvekkillerimizin de bulunduğu genel bir kitle için ‘Toplu histeri geçiren birtakım insanlar, alternatif bir tarih yaratmaya kalkıyorlar’ demiştir. Kanalın eski genel yayın yönetmeni Tarık Narcan ise ‘Son zamanlar aptal ve şizofren bir güruhun saldırıları yüzünden absürt iddiaları tartışmak zorunda kalıyoruz.’ demiştir. Mahkemeden, kişilik haklarına saldırılan, bu olaydan maddi ve manevi anlamda zarar gören müvekkillerimizin mağduriyetinin giderilmesini talep ediyoruz. Haklarını savunduğumuz insanlar ne histeri geçirmişlerdir ne de aptal ve şizofrendirler. Bugün buraya kendi izleyicilerine ağır biçimde hakaret bu iki ismi dava etmek için geldik, şimdilik söyleyeceklerim bu kadar hâkim bey.”

Hâkim dikkatlice dinledikten sonra sözü davalı tarafın avukatına verdi, Semra’nın yüzünden ne düşündüğünü kestirmek zordu. “Her şeyden önce bilinmesini isteriz ki televizyon programı Bico’nun yayından kaldırılması maddi gerekçelere dayanmaktadır. Kanal 17 ithal bir konseptin artan maliyetlerini, gündüz kuşağındaki reklamların akşamkiler kadar para getirmemesi gibi detayları göz önünde bulundurarak böyle bir karara varmıştır. Ayrıca burada bir mağduriyet oluşacaksa, asıl mağdurlar Müvekkilim Rıfkı Hıdıroğlu ve Tarık Narcan’dır. Bu iki insan sebepsiz bir şekilde, aylarca sosyal medyada hedef gösterilip bitmeyen linçlere ve ağır hakaretlere maruz kalmışlardır. Yalnız kendileri değil çevrelerindeki insanlar da rahatsız edilmiştir. Müvekkillerim, trol hesaplara karşı uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra bahsi geçen twitleri atmışlardır. Gösterdikleri tepkinin kendi izleyici kitleleri ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.”

Bizimki, beklediğim gibi araya girdi. “İtiraz ediyorum sayın hâkim, bu twitler özele hitap edecek bir üslupla değil, doğrudan kendi düşüncelerine muhalif genel bir kitleye karşı yazılmıştır. Dava dosyamızda saat ve tarih göstererek konuyla ilgili tüm twitleri alıntıladık. Mevcut gönderilerin kendileri ile zıt fikirli olan insanları kapsayacak şekilde yazıldığını siz de göreceksiniz. Ayrıca kime ne maksatla şizofren gibi ifadeler kullanıldığı da açıkça ortadadır.”

Hâkim istifini bozmadan Semra’nın olduğu tarafa bakarak devam edin lütfen, dedi.

“Neticede hayal ürünü bir olayı sırf marjinal gözükmek uğruna olmuşçasına savunan bu anonim siber zorbalara karşı müvekkillerimin tepki göstermek konusunda haksız değillerdir.

Ayrıca televizyonda böyle bir canlı yayının hiç yaşanmadığı düşünülürse, dava dilekçesinde ifade edilen mağduriyet hali tartışmalı bir hale gelecektir. Müvekkillerim birileri memnun olsun diye adeta baskı altında tutularak yalan söyletilmeye çalışılmaktadır.” Semra’nın bir cümlesinden karşı tarafının stratejisini özetlemek mümkündü, biz ispat etmeye çalışırken onlar da sonuna kadar bu olay hiç yaşanmamış gibi davranacaklardı.

Söz hakkı tekrar bize geldiğinde Necmettin canlı yayının yaşandığını ispat eden delilleri sundu. “Sayın hâkim, mahkemeye canlı yayındaki küfür olayının yaşandığını kabul eden, kameraman ve yönetmenin açıklamalarının bulunduğu iki videoyu şu an izletilmek üzere delil olarak sunmak istiyoruz. Bico programının yönetmeni ve kameramanın farklı tarihlerde yapmış oldukları açıklamaları bu olayın en net kanıtlarıdır.”

“İtiraz ediyorum sayın yargıç, bu konuşmalar sonradan yalanlanmıştır.”

“Devam edin lütfen.”

“Bunlar haricinde o döneme ait iki köşe yazısında da canlı yayın hadisesinin yaşandığından bahsedilmiştir. İki köşe yazısını da burada okunmak üzere delillerimiz arasında sunmak istiyoruz.”

“İtiraz ediyorum, olayın geçtiği iddia edilen tarihten sonra söz konusu köşe yazılarında programın duyumlarla konu edinmiş olması, olayın yaşandığını ispat etmesi açısından delil sayılamaz. Bu yazılar üstü kapalı biçimde iddia edilen olaydan bahsettikleri için daha fazla inandırıcılığını yitirmiştir.”

“İtirazınız reddedilmiştir, davalı tarafın elindeki delilleri görmek istiyorum.” Hâkim detaycı biriydi ve her şeyi incelemek niyetindeymiş gibi gözükse de nasıl bir tavır alacağını anlamak için henüz çok erkendi.

Videolar salonda herkesin duyabileceği bir sesle izletildikten sonra köşe yazıları okundu. Söz tekrardan Necmettin’deydi. “Sayın jüri, videolar durumu net bir şekilde izah ediyor fakat köşe yazıları ile ilgili bir detaya dikkat çekmek istiyorum, o dönem Kanal 17’nin haklarında yalan haber yapıldığına dair tezhip istemek gibi bir çabalarının olmadığına, herhangi bir dava açılmadığına ve konu ile ilgili herhangi bir basın açıklaması yapılmadığına üzerine basa basa dikkatinizi çekerim. Olayın yaşandığı dönemde her şey açıkça ortada olduğundan yapılacak en mantıklı şey sessizce beklemekti, onlar da beklediler. Gördüğünüz üzere mahkemeye sunduğumuz deliller bu hadisenin yaşandığını yeterince açık şekilde ifade ediyor.”

Semra’nın alnında ufak ter damlaları oluşmaya başlamıştı, yüz ifadesini eskisi kadar sakin tutamıyordu. “Sayın hakim, daha önce belirttiğimiz gibi kameraman Ali Güngör ve yönetmen Hakkı Tunalı olayları yalanlamışlardır, dilediğiniz vakit onları buraya kendi şahitlerimiz olarak çağırabiliriz. Köşe yazıları kaleme alan kimseler kendileri de belirttikleri üzere iddia edilen olaya şahit olmamış, birilerinden duymuşlardır.”

Programın yönetmeni ve kameramanı çağırıldıkları vakit geçmişte söylemiş oldukları sözleri inkâr etseler bu vakitten sonra çok da bir anlam ifade ettiği söylenemezdi. Dakikalar sonra her şeyin beklediğimden daha iyi geçtiğini ve bir aksilik olmazsa davayı alacağımızı düşünüyordum. Lakin Necmettin tekrar söz aldığında niyetini hiçbir zaman anlayamayacağım bir yola girdi. “Sayın jüri üyeleri, bir tarafta gazete gibi yazılı, güvenilir bir kaynak duruyor, bir tarafta ise iki gün sonra ne konuştuğunu unutup kendi kendini yalancı çıkartan totoşlar duruyor, bu durumda gazeteye mi yoksa totoşlara mı inanırdınız?” Eski sınıf arkadaşımın soru cevap şeklinde hazırladığımız cümle kalıplarının dışına çıkıp, doğaçlama yapması bir çuval inciri berbat etmişti. Öylesine sinirlendim ki içimden salonun duvarlarını yumruklamak geldi. Semra tam köşeye sıkışmışken kendisine bir can simidi verilmişti, deminki hatası yetmemiş gibi Necmettin salondaki kişilerle de bireysel tartışmalara da girmeye başladı. “Hayır beyefendi, kimseye totoş demiyorum genel olarak bir örnek üzerinden değerlendirme yapmamız gerektiğini söylüyorum, avukat hanım siz de her şeye itiraz edip durmayın! Hâkim Bey, sözümü kesiyorlar lütfen müdahale edin!” Büyük ihtimalle her şeyi çoktan batırmıştık.  Kafamı arka tarafıma çevirdiğimde duruşmayı izleyen insanların yüzlerinin donup kaldığını gördüm, hâkim bizimkini sertçe uyardıktan sonra salondakilere sessiz olmalarını söyledi. Kalan vakitte müvekkillerimizden bazılarını detaylı bir şekilde dinledi, ardından dava ileri bir tarihe ertelendi.

Salon boşalırken arkalarda bir yerlerde bizi bekleyen Çağrı’yı kolundan tutup dışarı çıkardım, ardından koridorda kimsenin bizi duyamayacağı bir yere götürdüm. “Çağrı Bey, davayı kazanmak istiyorsanız bir yer değişikliği yapmak zorundayız. Necmettin’in bazı delilleri toparlamak konusunda bize çok yardımı dokundu fakat salonda bırakın da işleri ben halledeyim.”

“Necati Bey beni affedin, ne demek istediğinizi şimdi anladım. Her şey istediğiniz gibi olsun, Necmettin Bey bizim için kıymetli biri fakat nasıl bir ortamın içerisine düştüğümüzü ancak şimdi görebildim.” Derneğin başkanı anlayışlı biriydi buna rağmen geldiğimiz noktada ikimizin hataları yüzünden bir şeyleri düzeltmek için büyük ihtimalle çok geç kalmıştık.

Koridorda üçümüz tekrar bir araya geldiğimizde Semra da sırıtarak önümüzden geçiyordu. “Bak bak, Necolar buradaymış. Çevremdekiler hep övgüyle bahsederdi ama ben de çok abarttıklarını söylerdim. Necati, ne oldu yoksa heyecanlandığın için mi asıl işi dublörün Necmettin’e bıraktın?” Ses tonu yeterince çirkin değilmiş gibi bir de cırtlak bir kahkaha attı.

Akşam eve vardığımda her şeyi sil baştan incelemek zorunda kaldım. Davalı taraf psikolojik üstünlüğü ele geçirdiğinden artık elimizdekilerle yetinmenin imkânsız bir hale geldiğini düşünüyordum. Ne yazık ki bir sonraki duruşmada bizleri yalanlamaya devam etmeleri dışında yapmaları gereken fazla bir şey yoktu, her şey jüriyi inandırmakta bitiyordu. Peki beni beni ne kurtarabilirdi? Söz konusu programın videosu ortaya çıksaydı, her şey çok daha farklı olabilirdi fakat bu şimdiye kadar mümkün olmamıştı, bundan sonrasında ise bir mucize beklemek gibi olurdu. Küçük bir ihtimalle ilerleyen günlerde elimizdekileri destekleyecek yeni belgeler bulabilirdik.

*

Haftalar geçmiş, mahkemeye sunulacak bir şeyler bulamadığım için davayı kazanmak konusundaki iyimserliğimi koruyamaz olmuştum. Oturma odasının kanepesine yığıldığım bir akşam tavana bakarken normal şekilde düşünmeyi bırakmış, trans haline geçmiş olmalıydım. İnsanın aklına garip fikirler garip zamanlarda gelir. Salih Bilgili’nin televizyon programında söylediği cümleler o esnada sebepsiz bir şekilde kafamda yankılandı. Oturduğum yerde sadece zayıf bir merak duygusuyla beklemektense yeniden harekete geçmem gerektiğini hissettim. Daha önce ifade ettiğim gibi Bilgili sevdiğim bir radyocuydu ama hala program yapıp yapmadığını bile bilmiyordum. İnternetten bağlı olduğu ajansın numarasına ulaştım, telefonu açan sekretere kendimden ve Bico davasından bahsettim. Bilgili’ye dava ile ilgili fikrini almam gereken bir konu olduğu için ulaşmaya çalıştığımı söyledim. Hattaki hanımefendi, söylediklerimi ileteceğini belirttikten dakikalar sonra cep telefonum çaldı.

“Salih Bey, bu saatte sizi rahatsız ettiğim için kusura bakmayın, uygun bulursanız bir konuda fikrinizi almam gerekiyor.” Hattaki kişinin konuşmasına bile fırsat vermemiştim fakat o esnada başka biri çıkacaksa bile umurumda değildi.

“Ben de ne zaman arayacağını merak ediyordum Necati, dava nasıl gidiyor?”

“İyi gitmediğinin az çok siz de farkındasınızdır.”

“Evet, jürinin karşısında senin olman gerekirdi.”

“Bir dahaki sefer öyle olacak. Fazla vaktinizi almak istemiyorum, gözümüzün önünde duran bir detayı ıskaladığımıza dair bir şeyler söylemiştiniz. Ceyhun Bey’in programında kırılma noktası tabiriyle tam olarak neyi kastetmiştiniz?”

“Sevgili dostum, ben normalde bir gazeteci değilim fakat bir vakitler Bico hadisesi kişisel olarak fazlaca ilgimi çekmişti. Bu endüstrinin ben de bir parçası sayılırım, televizyon kanallarının 1995 yılındaki harcamalarını bir sebepten ötürü kasıtlı bir şekilde kıstıklarını düşünüyorum fakat gerekçelerinin ne olduğu hakkında bir şey söyleyemeyeceğim. Bu tarz bilgilerle şu anki davanız arasında nasıl bir bağ kurabileceğimizi de bilmiyorum, sana hiçbir şeyin garantisini veremem ama en azından bunları araştırmayı denersen belki de birtakım boşlukları doldurabilirsin. Bence işe yarar bir şeyler edinmek için daha derinlere inmelisin, yerinde olsaydım etrafı yosun tutmuş her taşı kaldırıp altına bakardım. Çevrende bu konu hakkında bilgi sahibi olabilecek istihbaratçı, siyasetçi, hatta yeraltı dünyasından kulağı kesik kimselere ulaş. Evet, bir şeyler gözümüzün önünde olup bitti fakat biz farkına varmadık. Sıradan bir hakaret davasıyla uğraşsaydınız karşınıza bu kadar pahalı avukatlar dikmek yerine tazminat ödeme riskini göze alırlardı. Daha büyük bir şeyden korkuyorlar, birileri büyük bir pisliğin üzerine oturup gizlemeye çalışıyor.” Onun bu söylediklerine ekleyeceğim bir şey yoktu, Bilgili’ye teşekkür edip telefonu kapattım.

Elimdeki not kâğıdına yazdığım isimler arasında tanıdığım gazeteciler, televizyon dünyasından kimseler ve bazı arkadaşlarım vardı. Telefonla ulaştıklarımın neredeyse tamamının konu ile ilgili bilgi sahibi olmaları bir tarafa anlattıklarım hakkında çoğunun en ufak bir fikri yoktu, mecburen görüşmek istemediğim, ismini kâğıda dahi yazmadığım birinin yanına gitmek zorunda kalmam ise bu davanın acayiplikler silsilesi içerisindeki yerini alacaktı.

Nurettin Göksu, eski bir aile dostumuzdu, yanında mesleğinden pek fazla bahsedilmese de istihbaratçı olduğunu yakın çevredeki herkes bilirdi. Ben dokuz on yaşlarında bir çocukken babamla bir sohbeti esnasında telefon dinlemenin çocuk oyuncağı oluğundan, bu sebeple önemli meseleleri insanlarla yüz yüze konuşmak gerektiğinden bahsetmişti. Babama göre ise Nurettin Amca biraz palavra sıkmaktan hoşlanırdı, ben bile çocuk halime rağmen kendisinin Hollywood filmlerindeki ajanların yerli versiyonuymuş gibi gören tavırlarını fazlaca ukala bulurdum. İçlerinde babamın da bulunduğu eski dostlar arasındaki toplu bir buluşma esnasında kendisini sinirlendiren bir arkadaşını “Bana bak ulan benim tepemi attırma, şimdi burada senin donunun rengine kadar konuşurum.” diye tehdit ettiğine kendi gözümle şahit olmuştum. Kendisini o derece önemli biriymiş gibi göstermesini bir tarafa koyacak olursak istihbarat teşkilatında çalışan birinin çevresindeki herkes tarafından nereye bağlı olduğunun bilinmesi de ayrıca ironik bir durumdur. Buna rağmen çaresizdim ve her türden farklı bakış açısına ihtiyacım vardı.

Sabah kaldığı özel huzurevi M’ye onu ziyaret etmeye gittiğimde odasında bir arkadaşıyla satranç oynuyordu. Ziyaretimi memnuniyetle karşılamış bir yandan da kimsenin haftalardır kendisini görmeye gelmemesinden yakınmıştı. Biraz havadan sudan konuştuktan sonra asıl konuya girdim.

“Nurettin Amca, önemli bir mesele var, bir davada tıkanmış vaziyetteyim. Doksanlı yılların ortalarında televizyon kanallarının mali gerekçelerden ötürü yayın politikalarında köklü değişikliğe gitmelerinin gerekçesini araştırıyorum, bu konuda senin herhangi bir bilgin var mı?

Yaşlı adam, kafasını havaya kaldırıp tıpkı bir kâhin gibi boşluğa bakarak konuştu. “Ah, o mesele! Biliyorum ve görüyorum, söylenecek çok şey var fakat bunları ben anlatırsam uzay zamandaki yanlış olasılıklardan birine kapı aralanabilir. Cevapları yalnız başına bulmalısın Necati fakat ufak bir yardımda bulunabilirim. İşte sana ipin ucu, kesilmişse içerdeki ılık sesler biraz da dışardakine yol ver.”

İnanması güçtü ama belki de bu durum bulunduğum ortamın havasından kaynaklanmıştı; İpucu diye bahsettiği deli saçması cümle üzerine birkaç saniye düşünmüştüm fakat sonra kendime gelip Nurettin Amca’nın mantıksal düşünce biçimini kalıcı biçimde yitirdiğini fark etmiştim. Buradan tamamen eli boş dönecektim ve zamanın daralıyor olması beni git gide geriyordu.

Akşam dizüstü bilgisayarımın başındayken, hala hiçbir şey bulamamış olmam, beni tam da bir öfke patlamasına içine sürüklemek üzereydi, o sırada tamamen tesadüf eseri GMÜK’ün web sitesine girme ihtiyacı hissettim. Sunucudan kaynaklı olduğunu düşündüğüm problem yüzünden erişim sağlanmadığını görünce sakinleşmek için derin bir nefes aldım. Tam o anda kesilmişse içerdeki ılık sesler biraz da dışardakine yol ver, cümlesi aklıma gelince saçlarımı yolasım geldi sonra ise bir şey kafama dank etti. Kendime lanetler okumak istemiştim, nasıl olmuştu da böyle bir şeyi ilk anda düşünememiştim? Bico’yu geliştiren ve bugün hala aktif olan oyun şirketi Lange Company’ye İngilizce bir elektronik posta gönderip bana dava konusunda yardımcı olmalarını rica etmeliydim. Elektronik postada verebilecekleri her türden bilgiye, özellikle Bico’nun neden yayından kaldırılmış olabileceği ile ilgili detaylara, ihtiyaç duyduğumu belirttim. Geri dönüş bir mucize denebilecek kadar çabuk gerçekleşmişti, üstelik İngilizce postama Türkçe yanıt gelmişti.

İyi akşamlar sevgili Necati,

Ben David Lange. Orada saatin kaç olduğunu bilmesem de eski günlerden hatırladığım kadarıyla, kabaca bir vakit hesabı yaptım, hatam olmuşsa bu yaşlı adamı mazur gör sevgili dostum. Ne aradığını bilmesem de sana elimden gelen her türlü yardımı yapmaya hazırım. Derhal bir uçak bileti alıp, geçmişten bugüne şirket verilerinin kayıtlı olduğu bilgisayarımla İstanbul’a geliyorum. Teknoloji ile sıkı fıkı olduğum vakitler eskide kaldı, akıllı telefon kullanmıyorum ve yolculuk esnasında eski model telefonumdan bana ulaşamayabilirsin fakat duruşmadan birkaç saat önce, elimde ismimin yazdığı bir karton levha ile adliye binasının önünde olurum.

Sabah görüşmek dileğiyle.

Nurettin’in benle eğlendiği yetmemiş gibi şimdi de fırsatını bulduğu için Lange Company’nin Türk çalışanı olması muhtemel biri beni akşam akşam işletiyordu. Başımı kaşıyacak vaktim olmadığından maili okuduktan hemen sonra GMÜK’ün sitesine yeniden giriş yapmayı denedim. Bu sefer sayfa sorunsuzca yüklenmişti, pek bir şey bulamayacağımı düşünürken siteyi biraz kurcaladığımda neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Faaliyet raporları 1986 yılından itibaren listelenip pdf dosyası şeklinde yüklenmişti. Başlangıçta her birini tek dosya haline getirip, anahtar sözcüklerle hızı bir şekilde veri toplamak daha akıllıca olacaktı. Her zaman kullandığım yöntemden verim alamadığımı görünce tek tek raporlardaki başlıklara göz gezdirmeye başladım. Doksan üç yılına geldiğimde çocuk programlarının yerelleştirilmesiyle ilgili bir kurultayın raporuna denk geldim. O kurultayın kararlarını okuduğum sırada beynimde şimşekler çaktı.

Şu an için televizyon içerikleri sıkı bir şekilde denetlense de yakın bir gelecekte tıpkı Batı ülkelerinde olduğu gibi özel girişimlerle televizyon kanalarının sayısının giderek artması, içeriklerin hepsinin aynı anda denetlenmesini güçleştirecektir. Bu sebeple kültürel asimilasyon başta çocuklar ve gençler olmak üzere ülkemiz için önemli bir tehdit görülmelidir. Ülkemizde kendi tarihini ve kültürünü bilmeyen nesillerin yetişmesi gelecek için büyük bir yıkımdır. Genç bireylerin millî kahramanların hikâyeleri dururken başka milletlerin kahramanları ile büyümeleri, kendi folklorlarının özünden uzaklaşmalarına, ait oldukları topluma karşı yabancılaşmalarına neden olacaktır. Çizgi dizilerin ve çocuk programlarının sayısının hızla arttığı bir gelecekte ayrıca bu programların dışardan ithal edilmesi de ekonomik bir yük haline gelecektir. Bu problemleri ancak yerli yapımları destekleyip, sayısını artırarak ortadan kaldırabiliriz. Gerekirse yeni kurulacak şirketlere ödenek ayrılıp, yeni girişimcilere yol açılmalıdır. Zaman içerisinde yabancı yapımların sayısı iyice azaltılmalı, nihayetinde ise bunlar tamamen ekranlardan kaldırılıp sadece kendi çocuk programlarımıza yer verilmelidir.

Vakit gece yarısına yaklaşırken bir borsa şirketinde çalışan arkadaşım Halil Kaygusuz’u aradım. Sesinde her zamanki bıkkınlık ve durgunluk vardı, onun da benim gibi yorucu bir iş temposuyla boğuştuğunu anlamak güç değildi.

“Halil, seni aramakla doğru mu yaptım bilmiyorum ama bana Türkiye’deki belli başlı animasyon stüdyolarının şirket bilançoları hakkında bilgi verecek biri lazımdı, bu konuda bana yardımcı olabilir misin?”

“Tam olarak neyi arıyorsun?”

“Aslında neyi aradığımı ben de bilmiyorum, şöyle diyebiliriz, doksanlardan itibaren olması gerektiğinden daha hızlı büyümüş gözüken şirketler var mı yok mu buna bakmak istemiştim.”

“Anlaşıldı senin için erişebileceğim her türden detayın üzerinde duracağım. Bu arada vakit buldukça önceki duruşmaya ait videoları izliyorum. Salonda konuşan sen olmalıydın.”

“Merak etme, o işi çözdük.”

“Öyleyse endişe edilecek bir durum yok, yarın için iyi şanslar diliyorum.” Şansa gerçekten ihtiyacım vardı çünkü yarın için elimde bundan başka bir şey yoktu.

Sadece benim için mi böyleydi bilmiyordum ama salonun daha da stresli bir yere dönüştüğünü hissediyordum, iplerin elime geçmiş olmasının beni biraz daha rahatlatacağını umarken tamamen yanılmıştım. Sabah adliyeye yakın bir pastanede Necmettin’le bir şeyler atıştırırken kısa bir istişare yaptığımızda onun gergin ruh halinden bir şekilde etkilenmiştim, Çağrı ise oturduğu sandalyede heykel gibi kıpırtısızdı. Adliyeye girerken etrafımıza toplanan basın mensupları, flaşlar patlatıp yılmadan sorular sordu. Koridorlar her zamankinden daha kalabalık, duruşmanın görüldüğü salon ise hıncahınç doluydu. Davalı avukatlarının bulunduğu tarafa göz ucu ile baktığımda ilkinden daha kötü bir sürprizle karşı karşıya kaldım, bu sefer Semra’nın yanında başka biri vardı. Daha önce hiç yüz yüze gelmesek de Rezan Bornovalı isimli genç yaşı ve müthiş kariyeri ile internet sitelerinin haberlerini süsleyen, hukukla ilgili sosyal medya hesaplarında takım elbiseli resimleri bolca paylaşılan avukatı tanıyordum. Stansford’dan mezun olup Amerika’daki milyon dolarlık davalara bakan birinin bu sabah burada ne işinin olduğu sorusuna kafa yoracak tek bir saniyem bile yoktu.

Şahitlerimiz çağrıldığında Rezan her birini küçük düşürmek için elinden geleni ardında koymadı. “Sayın Tamer Ekinci, programı izlediğinizi iddia ediyorsunuz, peki bahsettiğiniz olayların yaşandığı tarihin 16/04/1995 olduğuna emin misiniz?”

“Evet.”

Ardı ardına sorular sorarken karşısındakinin nefes alması için bile beklemiyordu. “Okuma yazmayı kaç yaşında öğrendiniz.”

“Yedi.”

“Doğum tarihinize baktığımızda ise olayın geçtiği iddia edilen tarihte beş yaşını henüz doldurmamış olduğunu gözüküyor. Herhalde sizin yerine başka birinin ajanda ya da günlük gibi işlerle uğraştığını söylemeyeceksiniz değil mi?” Jüriler tamamen Rezan’ın söylediklerine kulak kesilmişlerdi, bir belirsizliği sıkıca yakalamış, yumuşak bir karnı tekmelemeye başlamıştı. “Sayın jüri üyeleri, gördüğünüz gibi bir şahidin onlarca yıl önce gerçekleştiği söylenen bir olaydan kesin bir şekilde bahsedebilmesi için öncelikle tarihleri takip edebilecek kadar bilinçli bir durumda olması gerekir. Şahitlere sorduğum sorular karşısında dinlediklerimizden anlamamız gereken temel bir nokta var, bu insanlar geçmişle ilgili ciddi kopukluklar yaşıyor, pekâlâ hafızalarının da onları yanılttığını söyleyebiliriz. Çünkü bilimsel verilere göre en kesin bilgiler bile zaman içerisinde bozulur. Gerçekleştiği iddia edilen hadise insanların hayal kurup inanmayı seçtikleri romantik bir hikâyeden ibarettir. Hiçbir çocuk o tarihte televizyon programı Bico’ya bağlanıp canlı yayında küfür etmemiştir, hiçbir zaman Rıfkı Hıdıroğlu’nun sunduğu programlarda iddia edilen türden bir olay yaşanmamıştır, şu an ortada bir video kaydı yok, bundan sonra da ortaya çıkmayacak. Bu detayların her birini kesin olarak ve üzerine basa basa sizlere belirtirim. Koca ülkede büyük bir histeri krizi yaşıyor, insanlar post truth, yani gerçeklik ötesi diye isimlendirilen bir çağda neye inanmak istediklerini kendileri seçiyorlar. Fakat burası bir mahkeme salonu ve gerçek dünyaya geri dönmek zorundayız, burada somut deliller ve hakikatlerle ilgileniriz. Söyleyeceklerim bu kadar hâkim bey.”

Hakimle göz göze geldiğimizde bakışlarında kuvvetli bir şüphecilik hissettim, Rezan salonun havasını tamamen değiştirmişti. “Sıradaki şahidi çağırın.” Ne yazık ki Tamer Ekinci son şahidimizdi, bu sabah listeye yeni bir isim eklememin tek sebebi benim tuhaf takıntılarımdı. Mübaşir bu ismi okuduğunda kimsenin gülmemesini umsam da bu beklentim saniyeler içerisine boşa çıktı.

“David Lange! David Lange dedim yoh mu Lange?” Gülüşmelerin asıl sebebi mübaşirin telaffuz şekliydi.

“Oha! Adam ismimi yazıldığı gibi okudu, ben de kimden bahsediyor, diyorum. David Lange değil, Devid Leng diye okuyacaksınız beyefendi.”

Beriki kendisine edilen sözlere karşılık homurdandığı esnada göbekli, saçları, beyazlamış fakat yüzü çocuksu bir şekilde genç kalmış bir adamı içeri girdi, Lange Company’nin internet sitesindeki fotoğrafla kıyaslandığında bu adam daha çok o gencin babasıymış gibi duruyordu.

Ağzımı kapatıp yan tarafıma olabildiğince kısık sesle konuştum. “Necmettin, kötü bir haberim var, bu adamı çağırdık ama tam olarak ne soracağımı bilmiyorum.”

“Öyleyse boku yedik!”

Bay Lange etrafa bakarken benimle göz göze geldiğinde ufak bir tebessüm etti, yemin etmeden önce görevliye kimliğini teslim etti. Bir yandan da şimdi ne yapacağız der gibi göz ucuyla benim olduğum tarafa bakıyordu. Yeminini ettikten sonra hâkim sohbet havasında bazı sorular sordu.

“David kimlik numarana bakınca sonradan vatandaşlık aldığın anlaşılıyor, Türkçeyi de ana dilin gibi konuşuyorsun.

“Hakim Bey, ben Norveçliyim fakat Türkiye benim ikinci vatanımdır. Burası benim için yedi yıldızlı otellerden, lüks tatil koylarından, yemekten içmekten ibaret değildir. Ben halktan biriyim, ülkemin çağlayan ırmaklarını, tandır ekmeğinin kokusunu, çiftçimin alın teriyle yetişen başakları, yazmalı bacım Emine’nin soğuk maşrapada verdiği ayranı, Anadolu’daki bir köy çocuğunun yüzündeki mutluluğu görmeyi özledim. Burada olmadığım vakitler Anadolu’mun dağını, taşını, taşradaki elli hanelik misafirperver köylerini hayal ederek, baharın göç yollarındaki leylekler gibi vatanıma dönmek istedim. Evet, üniversite yıllarımı Türkiye’de öğrenci olarak geçirdim ama aydınların değil halkın dili olan Türkçeye hep bir merak duydum.”

Yanındaki yardımcı avukata dönen Hâkimin ağzını kapatsa da benim olduğum taraftan dudak hareketleri gözüküyordu. “Hele şu işe bak, bir de bu Lange’in göbeği olmasa bizim gözümüde tıpkı Cüneyt Arkın gibi bir halk adamı olup çıkacak.” O an ilk kez bu davada tanıdığım Cenk Yiğitler’in soğuk yüzünde tanıdık hisler yakaladım. Hâkimin şaşkınlığı bir tarafa, Rezan ağzı bir karış açık kalmış vaziyette Bay Lange’in konuşmasını takip ediyordu, o sırada salonda yere iğne atılsa sesi duyulacaktı. “Aynı zamanda Bico isimli video oyununu tasarlayan kişi ve şirketin sahibisiniz değil mi?”

“Evet, sayın hâkim.”

“Peki, davacı tarafın avukatı sorusunu sorabilir.” Artık Cenk Yiğiter’in gözü üzerimdeydi.

Henüz ne yapacağımı bilmesem de duraksamamam ve tereddüt etmemem gerekiyordu. “Bay Lange, kendinizden biraz bahseder misiniz?”

“Efendim, Ben David Lange, 1991 yılında ODTÜ’de bilgisayar mühendisliği okurken içinde kaldığım harabe denebilecek kadar eski bir evde video oyunları geliştirmeye başladım, beni şu anki konumuma taşıyan Bico ise iki yıllık bir tutkunun projesidir. O vakitler dünya oyun pazarında var olabilmek için şimdiki kadar geniş imkânlara sahip değildik. Bico’yu çocuklarla buluşturmak adına Norveçli bir arkadaşımın da desteğiyle bilgisayarların uzaktan oynatılabileceği bir sistem üzerine kafa yorduk, bunda da başarılı olduk. Formatımızla zaman içerisinde onlarca ülkeye yayılıp büyük bir marka haline geldik, bugün bu tarz video oyunlarındaki televizyon programları konseptine son verilmiş olsa da şirketimiz bünyesinde aynı markayla devam oyunları geliştirilmeye devam ediyor. Benim kendim hakkımda söyleyebileceklerim bunlardır.”

Belki bir ihtimalle asıl soracağım şeyi bulana kadar geçiştirme birtakım sorularla vakit kazanabilirdim. “Bay Lange, Kanal 17 ile yaptığınız sözleşmede Türkiye’de yayınlanacak televizyon programında Bico markasına zarar verebilecek durumların ortaya çıkması halinde tazminat ödenmesine yönelik ağır hükümler var mıydı?”

Rezan hararetli bir şekilde araya girdi. “Hakim Bey, daha öncesinden bize Kanal 17 markasının Lange Company ile yaptığı sözleşmenin gizlilik hükümleri gereğince bu sorunun cevaplanması mümkün olmadığı haberi geldi. Kanal 17’nin hizmet verdiğimiz şirketlerden biri olduğunu da ayrıca belirtiriz.”

“Mahkeme sözleşmenin gizliliğine saygı gösterecektir.”

Muharrem ofisime geldiği gün bu konudan bahsederken hiç de haksız değildi, bir şeylerin karşı tarafı korkuttuğu, beden dillerinden bir şey sakladıkları rahatlıkla anlaşılıyordu. İstediğim sorunun cevabını alamasam da etrafından dolaşmayı deneyebilirdim. “Sayın Lange, daha evvel yayın haklarını verdiğiniz televizyon kanallarından herhangi birini dava ettiniz mi?”

“İtiraz ediyorum, bu konunun dava ile bir ilgisi yok.”

Hâkimin gözleri baskı yapan bir ebeveyn gibi üzerimdeydi. “Mahkemeyi ilgilendiren sorular sormak durumundasınız.”

Salonda öylesine garip bir andı ki kendimi sert şutları gole dönüşemeyen bir forvet oyuncusu gibi hissediyordum. “Bay Lange, diyelim ki markanıza zarar verebilecek olası bir durumda, demek istediğim bir televizyon kanalında geciktirme cihazının çalışmaması gibi bir olay yüzünden mahkemeye başvurarak haklarınızı arama teşebbüsünde bulunur muydunuz?”

Bay Lange derin bir nefes aldı. “Açıkçası o zamanki ruh halimle nasıl bir tepki verirdim bilmiyorum, bahsi geçen olay çok eskide kaldı. Fakat bilinmesini istediğim başka bir detay var, Kanal 17 ile sözleşmemizin bitmesinin ardından iletişim kanallarımız vasıtasıyla Bico’nun Türkiye’de yayınlanmaya devam etmesini ve karşılığında hiçbir maddi beklentim olmadığını ifade etmiştim. Rıfkı Hıdıroğlu’nun sunduğu programı çocukların büyük bir ilgiyle izlediklerini biliyordum ve bir kahramanın ansızın hayatlarından koparılmasına gönlüm razı değildi. Dilerseniz arşivimizden söz konusu şirket yazışmasını bulup mahkemeye getirebilirim.”

Necmettin kaburgamı sertçe dürttüğünde ses çıkartmamak için kendimi zor tuttum, hızlıca karaladığı notu bana uzattı.

Yelloz Semra’nın ne dediğini hatırlıyor musun, hani Bico ithal bir programdı maliyetleri yüksekti zarttı zurttu… Gündüz kuşağında Kanal 17’nin lavukları hangi prodüksiyonu daha kârlı bulmuşlar da sözleşmeyi yenilememişler, sor bir bakalım şunlara.

“Sayın yargıç, davalı avukatının geçen duruşmadaki zabıtlara geçen ifadeleri hatırlatma gereği duyuyoruz. Bico’nun ithal bir program olduğu için maaliyetinin çok yüksek olduğundan bahsetmişti, görünüşe bakılırsa Kanal 17, değerli meslektaşımı doğru şekilde bilgilendirmemiş, bu durumun zabıtlara geçmesini istiyoruz.”

Necmettin’in eskisinden daha şiddetli bir şekilde beni dürttü, ardından elime başka bir kâğıt tutuşturdu. Ha ha ha! Yelloz’a bak mosmor oldu. Bizimki haksız sayılmazdı, iki avukatın da yüzü ekşi yemiş gibi buruşmuş, salonda fısıltılar duyulmaya başlamıştı.

O esnada boşluktan fırsat bulup yanıma döndüm. “Necmettin burada pembe dizi mi izliyorsun hıyar, şimdi tokadı çakacağım, bir rahat dur!” Duygularımı saklamaya çalışmama rağmen ben de sevinçliydim, Rezan’ın kendinden emin hali tamamen yok olmuştu. “Sayın jüri üyeleri, söylenilenin aksine Bico maddi gerekçelerden ötürü yayından kaldırılmamıştır. Öyleyse kendimize, ücretsiz yayınlanabileceği söylenen, yüksek reytingler getiren bir programın neden yayından kaldırıldığı sorusunu çekinmeden tekrar sorabiliriz. Bay Lange’e başka soracağımız bir soru yok.”

Hâkim çenesini kaşırken düşünceli gözüküyordu. “Sonraki duruşmada Rıfkı Hıdıroğlu’nu ve Tarık Narcan’ı dinleyeceğiz. Jüri kararını açıklamak için son hazırlıklarını tamamlasın.” Ardından mahkeme ileri bir tarihe ertelendi fakat bu sefer terazinin dengesini yeniden oturtmuş gibi hissediyordum.

Dışarı çıktığımızda David Lange basının ilgi odağıydı, Çağrı da yanımıza gelince dördümüz sanki planlı bir şekilde yan yana gelmiş gibi tek bir karede toplanmıştık.[2]

Gazeteciler soru sormak için adeta sıraya girmişlerdi. “Bay Lange, mahkemede önemli bilgiler verdiniz, dava hakkında söylemek istediğiniz bir şey var mı?”

“Dava sürecine saygı duyduğumdan pek ağzımı açmasam galiba daha iyi olur. Yine de burada hala birilerinin geçmişi düzeltmek adına mücadele ettiklerini gördüğüm için kendimi daha iyi hissettim. Çevirmeli Telefon’a ve Necati Bey’e yardımcı olabildiysem ne mutlu bana.” Bay Lange’in kısa konuşmasından sonra bakışlar benim üzerime yöneldi. Gazetecilerin sorularını duymazdan geldim, üzerimizde flaşlar patlarken sakince Çağrı’nın arabasına doğru yürüdük.

Akşam dernek başkanının evinde toplandığımızda, uğraşmam gereken son belirsizlikler biraz melankolik fakat eskisine kıyasla belimi daha az büken bir ruh halinde kalmama sebep oluyordu. Bu sefer aceleye gerek yoktu ve bir şekilde işleri önceki gibi son ana bırakmayacağımdan emindim. Bizimkiler sade bir salonun ortasında, mumları yakılmış bir pastayı çevreleyip, nedensiz bir kutlama havasıyla gülüp eğleşiyorlardı. Sessizliğimi fark eden David Lange usulca yanıma sokuldu.

“Derdin nedir genç kardeşim, bu akşam gülmek eğlenmek en çok senin hakkınken bu efkâr, bu sessiz matem neyin nesidir?”

“Bilmiyorum, galiba işleri öncekine göre epey toparladık ama hala ne yapacağım konusunda tam olarak bir fikrim yok Bay Lange. Bir yolu olsa en doğru hamleyi görmek isterdim.”

“Bak Necati, gün içerisinde davaya ait videoları başından sonuna izledim, belki bir şeyler başta çok iyi geçmemiş olabilir ama bugün mücadelenizin ateşi öncekinden daha hararetli yanıyor. Sonraki duruşmada jürinin karşısına dikildiğinde tek ihtiyacın inanmış bir adamın dudaklarından dökülen sözcükler olacak. Kendini olumsuz bir sonuca hazırlayabilirsin ama bu durum en iyi hamleni yapman için de bir engel değil. Senin gibi sıra dışı bir adamı daha erken tanımayı isterdim, burada benim de dolu dizgin bir maceranın kahramanı olmamı sağladınız. Hadi gel kardeşim, bizi sensiz bırakma, bu ekip lideri olmadan şenlik yapmamalı.” Bay Lange’in tatlı sözlerine sanki kendi öz amcamınkilermiş gibi karşılık verdim ve isteğini memnuniyetle karşıladım. Bizimkiler vakit ilerlediğinde beni oturduğum apartmanın önüne bıraktılar, bu bir vedalaşma değildi ama her biri ile sıkıca sarıldım.

Evdeki çalışma masamın başına oturduğumda telefondaki cevapsız aramaları gördüm. O esnada Halil beni üçüncü kez arıyordu. “İyi geceler.”

“İyi geceler, bu sefer açmana sevindim, hemen sadede geliyorum. Geçenlerde öğrenmemi istediğin konu hakkında biraz araştırma yaptım, belgelemem gerekenleri sana bir eposta ile yolladım, bunların kısa bir özetini geçeyim.

İki binlere doğru hızla büyüyen bir şirket var, aslında biraz uğraşsan kendin de bulabilirmişsin. Ejdat Animation Studios, en yakınındaki İtbarak Animasyon’dan piyasa değeri olarak yedi kat daha büyük. Hal böyleyken nasıl tekelleştiğini görmemek için kör olmak gerekiyor. TTV’de çıkan animasyonların yüzde seksenlik bir bölümünü ya onlar ya da birlikte çalıştığı küçük stüdyolar tarafından hazırlanıyor. Şirketin vergi borçlarının defalarca silindiğini öğrendim, ismi medyada pek dolaşmasa da sahibi olan Bahri Ceylan hem iktidar hem de muhalefet partileriyle bir şekilde arasını iyi tutuyor. Sektörden bir arkadaşımın dediğine göre seçim zamanlarında sosyal medyada dolaşan siyasi partiler adına hazırlanmış kısa animasyon filmlerinin birçoğu da Ejdat Animation’ın elinden çıkmış. Çevreden duyduğum söylentiler hoşuma gitmedi, Bahri denilen herif yılanın başı gibi gözüküyor. Kolu öyle uzun ki ulaşamadığı bir yer, tanımadığı bir adam yok. Gümbürtüye gitmek istemiyorsan sana tavsiyem bu adamdan uzak durman olacaktır.”

“Anlaşıldı, şu animasyon şirketi fazla göz önünde duruyormuş ama sen olmadan bulmam daha zor olurdu, her şey için teşekkür ederim.”

“Rica ederim. Bu arada David Lange’i şahit göstermek kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi, davayı kazanamayacak olsanız bile en azından bir şeyleri değiştirmiş olabilirsiniz. İyi şanslar Necati.”

“Görüşmek dileğiyle.” Konuşmamızın bitiminden beş dakika kadar sonra bilinmeyen bir numara tarafından arandım.

“İyi geceler, kusura bakmayın, bu vakitte rahatsız etmek istemezdim. Ben Ayhan Tunca efendim, Bico davası hakkında edindiğim birtakım önemli bilgileri sizinle yüz yüze görüşerek paylaşmak istiyorum. Yarın saat 9.00’da Bakırköy’deki Pepega Palas Otel’in lobisinde buluşursak size her şeyi anlatacağım.”

Tuhaf bir diyalogdu, gece vakti yapılan şüpheli bir aramada telefonda konuşmayacağını söyleyen bir kişi beni ayağına çağırıyordu. “Ayhan Bey ayıptır sorması niye benim büromda buluşmuyoruz? Bu sıralar yaşı genç olduğunu tahmin ettiğim, ilgi çekmek isteyen birtakım insanlar telefonlarımdan beni sıklıkla arayıp Necati Abi çok önemli şeyler anlatacağız diye akılları sıra benimle dalga geçiyorlar, durum böyleyken maalesef beni her arayanın ayağına gidemem.”

“Hayır efendim, bu düşündüğünüz gibi değil. Halil Bey’i yakından tanıyan bir arkadaşım benim size şu tekelleşmiş şirket hakkındaki bazı detayları ve Bico’nun neden yayından kaldırıldığı hakkında daha kapsamlı bilgiler verebileceğimi söyledi, ben de size yardımcı olmak istiyorum.”

“Ayhan Bey sizin mesleğinizi ve arkadaşımı nereden tanıdığınızı sorabilir miyim?”

Karşı hattaki kişi ikinci kez yanıt gelmeden önce olması gerekenden uzun bir düşünme payı bırakmıştı. “Arkadaşınızla meslektaşız, ben de borsacıyım efendim.”

Kendisini Ayhan diye tanıtan adamın durakladığı esnada yakınındaki birini dinleyip konuşmaya devam ettiğine şüphem yoktu. Sırf bu garip sohbetin nereye gideceğini merak ettiğimden hatta kaldım. “Bir borsa şirketinin çalışanı mısınız, bir bankada yatırım danışmanlığı gibi bir işle mi uğraşıyorsunuz yoksa bireysel bir yatırımcı mısınız?”

Karşı taraftaki asıl konuştuğum kimse uyanmış olacak ki kendine Ayhan diyen herif sadede geldi. “Necati Bey, yarın Pepega Palas’ta görüşürüz. Aksi takdirde bazı sorular bir ömür boyu beyninizde yer işgal etmeye devam edecektir.”

“Bana bak lan hıyar, telefon konuşmalarımı dinleyip önce Rezan Bornovalı’yı karşıma diktiniz, sonra arayıp şu stüdyo ile ilgili bazı karanlık sırları açıklayacağız imasında bulunuyorsunuz, bulursam sizi ağzınıza tükürürüm.” Sabit hattaki görüşmeler esnasında telefonun kapandığında duyulan tiz elektronik ses arkası kesilmeyecek şekilde tekrar etti, büyük ihtimalle son söylediklerimi duymamışlardı.

Omuz silkip dava ile ilgili aldığım notları okumaya, genel bir değerlendirme için kafamı toplamaya çalıştım. Lakin bir anlık bir duraksama zihnime yeni bir kuruntu tohumunu ekmişti. Büyük ihtimalle beni arayanlar iyi niyetli kimseler değildi, içimden bir ses ise yarın Pepega’da olmam gerektiğini söylüyordu.

Yattığım sırada çocukken gördüğüm bir rüya tüm detaylarıyla tekrar etmişti ve sabah uyandığımda da her şeyi geceki canlılığı ile hatırlıyordum. Uçan sincap Bico arkadaşları tavşan Valentino, Ciklet Coco ve rengi yüzünden kaldığı köyden dışlanan pancar adam Pogo ile bir çınar ağacının köklerinin üzerinde bir araya gelmişti.

Valentino huysuz gözüküyordu. “Bico, bundan sonra programın çıkmasına engel olacakları doğru mu?”

“Evet, bu bilgi doğrudur. Bundan sonra çocukların hatıralarını süsleyeceğiz ama üzülmeyin içlerinden biri çıkıp elbette bu durumu düzeltecektir.” Bu sefer yıllar evvel gördüğüm bu rüya bana daha anlamlı gelmiş, içimi hüzünle doldurmuştu. O vakit geçmişe ait, adı konulmamış bir heyecanı ve yine maziden kopup gelmiş birtakım hisleri yaşadım.

Sabah şehrin elit kısımlarına araba ile yolculuk ederken şu uzun binalara bakmamaya çalıştım, kendimi olduğumdan daha küçük görmek gibi bir lüksüm yoktu. Pepega’nın kontrol bölümünde güvenlik görevlisi normal prosedürün dışına çıkıp üzerimi aramaya kalktığında da izin vermedim. “Beyefendi, üzerimde arabamın anahtarı, cüzdanım ve telefonum dışında bir şey yok. Silah olsaydı da dedektör tespit ederdi.”

“Peki girebilirsiniz.” Israrcıydım fakat güvenlik görevlisinin diretmemesine de şaşırmıştım. Belki çevreme dürüst bir adamda olması gereken bir güven hissi veriyordum.

Lobideki biri öteden bana elini salladı, masada oturan bu takım elbiseli adamın silik bir görüntüsü vardı. “Necati Bey, görüşme boyunca herhangi bir kayıt ya da dinleme olmasını istemiyoruz. Kabul ediyorsanız akıllı telefonunuzu kapattıktan sonra bu kutunun içerisine koyup kapağı kapatın. Hem cihaz gözünüzün önünde bir yerde kalmaya devam edecektir hem de her iki tarafın mahremiyeti korunmuş olacaktır.”

“O nedenmiş?”

“Buraya bilgi edinmeye geldiniz değil mi, sizinle asıl görüşecek olan kişi bunu istedi.”

Bir şey söylemeden telefonumu kutunun içerisine koyup kapattım. Karşımdaki adam bir şey demeden uzaklaştı ve yerine Ejdat Animation’ın sahibi olan dombili geldi. Bahri Ceylan, kendisine özel dikilmiş olan takım elbisesinde bile kiloları yüzünden tuhaf gözüken, çirkin bir adamdı. “Sizinle görüşmek benim için büyük bir şeref Necati Doğrugil.”

Bunun büyük bir sürpriz olduğu söylenemezdi, herhangi bir şaşkınlık ya da duraksamaya fırsat vermedim. “Tanıştığımıza memnun oldum, dün internette gördüğüm fotoğraflardan bile daha şişko olduğunuzu belirtmem gerekir, dilerim sağlıklı bünyenizin kaynağı benim vergilerim değildir. Dilerseniz damdan düşer gibi ayarladığınız görüşmemizin asıl konusuna hızlıca geçelim Bahri Bey. Bu arada her iki elimden de ameliyatlı olduğum için maalesef sizinle tokalaşamayacağım.”

Bahri hiç istifini bozmadı. “Ziyanı yok, buradaki paranoyak ruh halinizden ötürü bana güvenmemiş olmanızı anlayışla karşılıyorum, ben de aynısını yapardım.”

Hiçbir detay için beni salak yerine koymasına izin vermeyecektim. “Bizzat kendiniz aramak yerine başka birini kullanmayı tercih ettiğiniz için herhalde bu şüpheciliği normal karşılarsınız.”

“Bico davasındaki özverilerinizi takdir ettim, bu konuda sizin bildiğinizden daha fazla şey biliyorum. Soracağınız her soruyu samimi bir şekilde yanıtlamaya gayret edeceğim.”

“Soru mu, ne sormamı bekliyorsunuz. Tablo gayet net bir şekilde önümüzde duruyor, bir şeyleri çözmek adına içerden bilgi toplamaya ihtiyacım yok. Bana lazım olan deliller, onları da eğer salak değilseniz bana vermeye kalkmazsınız.”

“Bakın hele! Şimdi neleri bildiğinizi merak ettim.”

“En başından şu bizim davanın konusu olan canlı yayındaki küfür hadisesini konuşalım, kariyerimde birbirinden tuhaf dosyalar gördüm ama hiçbiri şu an uğraştığım kadar garip değildi. Olay başından sonuna dek planlanmış bir kurguydu, o tarihlerde en çok izlenen televizyon programının yayından kaldırılması konusunda öyle bir tezgâh kurulmuştu ki kimse bu duruma itiraz etmeyi dahi aklından bile geçiremedi. Rıfkı Hıdıroğlu, kibar ve örnek bir beyefendiydi, çocuklar programa hayrandı, üstelik anne babalar da böyle bir yapımdan memnun kalmıştı. Bu sebeplerden ötürü Bico durduk yere yayından kaldırılamazdı. Bazı bürokratların temelini atmak istedikleri televizyonu yerli ve milli hale getirme hamlesi GMÜK’ün önayak olduğu bir pilot uygulama ile Kanal 17’de başladı. Fakat bu iş olması gerektiği gibi şeffaf bir şekilde, kamuoyunun bilgisiyle gerçekleşmedi. Bazıları televizyon patronları ile iş birliği içerisine girerek, gelecek nesil için tehdit olduğunu iddia ettikleri bir tv programını ortadan kaldırmak için bel altı bir yola başvurmuşlardı. Bu taktiğin işe yaradığını gördüklerinde yıllar sonra yeniden kullanacaklardı. Bahsettiğim olay, Dukamon isimli animenin doğaüstü yaratıklarından Cibatto’nun ismini bağırarak balkondan aşağı atlayan çocukla ilgili olan haber. O dönem bu haberi kanallarda ve gazetelerde gören insanlar yetişkin bir birey olduklarında, meselenin perde arkasını araştırmaya kalksalardı haberin tamamen uydurma olduğunu öğreneceklerdi.

Elimdeki sonuçlara bir günde ulaşmadım, nesnel bir çıkarım ile bir komple teorisi arasında ince bir çizgi vardır. Bu dava dosyası yıllardır ulaşmak istediğim fakat zeminini oluşturamadığım tespitlerin temelini bana verdi. Buna rağmen hala bazı noktalarda temkinli davranmaya gayret ediyorum; Tarık Narcan gibi bir adamı ikna etmek kolay olmuştur fakat Rıfkı Hıdıroğlu’nun bu işlere nasıl dahil olduğunu bilmiyorum. Her şey bir kenara o twit’i kendi iradesi ile yazmış olduğu bana hiç de inandırıcı gelmiyor. Bir de neden sessiz kalmak dururken ne diye son zamanlarda sosyal medyada bu olayı tırmandırmayı seçtikleri sorusu önümde duruyor. Aslında düz mantıkla ilerleyebiliriz, biri sırf eğlenmek için bu olayı kaşımaktan keyif aldı, büyük ihtimalle o kimse şu anki Kanal 17’nin hisselerinin yarıdan fazlasının sahibi. Yanlışsam bana söyleyin Bahri Bey?”

Bahri Ceylan eski Türk filmlerindeki ikinci adamların heybetli çehrelerini ses tonundan, vücut diline kadar aratmayacak bir üslupla taklit ederek kötü bir kahkaha patlattı. “Yav şimdi böyle İstanbul Türkçesi ile konuşunca anlatması keyifli olmuyor, en iyisi ben bildiğim gibi konuşacam. Kabul etmek gerek, mesleğin konusunda doğuştan gelen yeteneklerin var. Öyle olamasa, benim bir buçuk milyon dolar harcayıp dışardan getirttiğim, iyilerin en iyisi olan bir avukatla böyle rahat bir şekilde kapışamazdın. Sana gerçeği söyleyecem aslında ikimiz de benim yazdığım polisiye bir romanın kahramanlarıyız, senin rolün çok sıkıcı olduğu için kötü adam ben oldum ayrıca insanlar İstanbul beyefendilerinin başrolü aldığı kurgulara eskisi kadar ilgi göstermiyorlar. Olayı çözdün Neco ama anlamışsındır, elinde yeterli deliller olmadığı için davayı kazanamayacaksın hem kazansaydın bile bu ikimizin arasındaki ufak bir eğlence olarak kalırdı, benim sırtım asla yere gelmez.”

Bahri Ceylan öyle kibirliydi ki birazdan tanrı olduğunu iddia edecek olsa şaşırmazdım. “Sadece uygun şartları bulunca ortama yayılmış bir parazitsin, ortada seni değerli kılacak bir şey yok. Ülkede hukuk ve adalet için mücadele eden tek adam ben değilim, gün gelir dişine göre bir rakip bulursun. Yenilmez olmadığın anlaşılınca insanlar senden korkmamaya başlar. İçimden bir ses kodese tıkılacağın günü göreceğimi söylüyor.

Bahri koca göbeğinin yukarı inip kalktığı çirkin bir kahkaha daha attı. “Hele bak sen bizim avukata!” Bir anda kaşları çatıldı. “Hayır Neco ben hep yenilmez olarak kalacam, senin gibiler de beni hiçbir zaman durduramayacak. Çünkü kurallara uyma merakınız yüzünden hep zayıf kalacaksınız, ben sistemi bu hale getirmedim yalnızca olması gerektiği gibi içinde kaldım. Bir gün hayatını delik bir su kabına döktüğünü, ömrünü boşa harcadığını anlayacaksın ama iş işten geçmiş olacak.”

Telefonumu almak için elim kutuya uzandı. “Bu muhabbet fazla uzadı, konuşacağımızı konuştuk artık telefonlarımı dinleme, tuhaf fantezilerin için de vaktimi alma. Görüşürüz Bahri.” Arkamda koca adamın çirkin kahkahası histerik bir şekilde yankılanıp durdu.

*

Mahkeme salonunda son kez yerimizi aldığımızda Tarık Narcan attığı twitlere avukatların yaptığı savunma doğrultusunda açıklık getirdi. Benim açımdan bakıldığında, önemsenebilecek herhangi bir detay yoktu fakat hoşlanmadığım bu adamın kuru suratından birtakım kötü duyguların dışarı aktığını hissediyordum. Sıra Rıfkı Hıdıroğlu’na geldiğinde ise saçları kırlaşmış eski program sunucusunun yüzünde pişmanlık belirtileri gördüm. Önceki duruşmaya katılmamıştı bugün ise olduğu yerde otururken pek az canlılık belirtisi göstermişti. Yaşı ilerlemiş olsa da yüzü eski, doğal keskin hatlarını büyük ölçüde koruyordu; göz torbalarına, yorgun haline rağmen hala ona bakarken doksanlarda televizyonda gördüğüm o adamın varlığını hissettim. “Niyetim hiçbir kardeşimin kalbini kırmak değildi, bir anlık bir öfkeyle bazı sözleri yazmış bulundum ama hedefimde hiç kimse yoktu, bir yanlış anlaşılmaya sebep olmuşsam, özür dilerim. Hatamın bedelini ödemem gerekirse de ne uygun görülmüşse onu yaparım.” Salonda yüksek sesli fısıldaşmalar başladı, Rezan ve Semra ise şaşkın şaşkın birbirlerinin yüzüne baktılar, bu özrün davayı kaybetmelerine neden olabileceklerini düşündüklerine şüphe yoktu. Bu kısa karmaşanın ardından salonda büyük bir sessizlik oldu, kendi adıma deminki cümlelerin davanın akışında herhangi bir değişikliğe neden olmayacağını düşünüyordum. Diğer taraftan kabul etmek gerekirdi ki Rıfkı Hıdıroğlu onurlu bir adamdı, Kanal 17’yi karşısına almayı, şu an uzaktan yapımcı olarak sürdürdüğü bazı projelere son verilmesini göze alarak eski günleri aratmayacak bir ağabey tavrı sergilemişti. Arkamı dönüp Çağrı’nın olduğu tarafa baktığımda Çevirmeli Telefon Derneği’ni temsil eden kişiyi şaşkın bir ifadeyle değil de yumuşamış, merhametli bir yüzle görmüştüm, gözlerinin üzerinde nemli bir tabaka vardı.

Hâkim Cenk Yiğiter son olarak avukatların eklemek isteyecekleri bir şey var mı diye sordu. Duruşmanın yoğunluğu içerisinde yapılacak planlı konuşma, bir süredir pasif konumda olan Semra’ya kalmıştı. Yeni bir şey söylemediğinden Semra’yı dinlemek bozuk bir plağın iniltisine maruz kalmak gibi hissettiriyordu. Rezan üzerine düşeni yaptığı için şu an en azından biraz rahatlamış olmalıydı, bense kendimi saldığım anda bitkin hissedeceğimi biliyordum.

Ceketimin düğmelerini iliklerken hafifçe boğazımı temizledim, aslında yorucu bir sürecin ardından geriye işin en kolay kısmı kalmıştı. Hâkim en ufak bir duygu yansıtmadan sıramın geldiğini haber verdi, yüzümü salona döndüğümde o tanıdık gerilim havasını hissettim ve bu negatif etkiyi tamamen reddettim. Sürecin doğal bir sonucu olarak mahkeme salonunda bekleyen gazetecilerin, Çevirmeli Telefon Derneği’nden ayrı olarak davayı takip eden sivil toplum örgütleri yetkililerinin ve halktan insanların yüzlerine bakarken bu işin nereye varacağına dair soru işaretlerinden başka bir şey okunmuyordu. Fakat ben birkaç dakikalığına, tıpkı davasına nefer toplayan bir hatip gibi hareket etmem gerektiğinden bu detayların hiçbiriyle ilgilenmiyordum. Herkesin asıl benim ne söyleyeceğimi merak ediyormuş gibi yüzüme baktığı o anın, bir yanılsama değil gerçek olduğunu varsaydım.

“Sayın jüri üyeleri, bu davayı çocukluğu çalınan bazı insanların geçmişe dönerek uğradıkları bazı haksızlıkları düzeltme çabası olarak ifade edebiliriz. Fakat bu davanın mağdurları meseleye kendi sorunları gözüyle değil toplumun sorunu gözüyle bakmışlardır. Kendilerine karşı sarfedilen ifadelerin mesnetsiz olduğunu ispatlamak için geçmişe dönüp önemli bir olayı burada tartışmak durumunda kaldık. Niyetimiz koca bir problemler yığınının içerisinden kişisel birtakım sorunları cımbızla çıkartmak değil kilit bir noktaya parmak basıp, aynı yanlışların tekrar edilmesine mâni olmaktı.

Çocuklara bir şeyleri anlatmak ne kadar kolaysa büyüklere söz dinletmek o kadar zordur. Bize büyük bir plan gibi yutturmaya çalışılan çoğu şey aslında birilerinin hatalarıdır, düşler kurduğumuz çocukluk günlerimizde başlatmaya kalktıkları değişim de büyük bir hatadan ibaretti. Göremedikleri bir nokta vardı, bir fikir devriminin başarılı olabilmesi için toplumu iyi tanıyan kimselerin, o toplumun kültürü ile uyumlu, doğal bir akışı yakalama çabasında olması gerekir. Örneğin Cumhuriyet Dönemi’ndeki dilde sadeleşme akımı, özünde halkın kendisinden beslendiği için başarılı olmuştu. Birazdan açıklık getireceğim otuz yıl kadar önce başlayan bu saçmalıklar silsilesinin ise toplumla herhangi bir bağı yoktur.

Bico isimli televizyon programının yayın hayatı haksız bir şekilde sonlandırıldığı çok açıktır. Fakat bu olayın salt şekilde kanalın kendisine uyguladığı bir sansür olduğunu inanmamız için çok ciddi çelişkiler bulunuyor. Geçmişi anlamak için Bico hadisesinden sonraki olayları kısaca bir hatırlayalım. Doksan yedi yılında yayınlanan Heyula Öyküleri ufak gerilim unsurlarını tadında bırakan yaratıcı ve eğlenceli bir yapımdı. GMÜK tarafından çocukların akıl ve ruh sağlığına zarar verebileceği iddiası ile yayından kaldırılırken belki ortada birtakım haklı gerekçeler olduğu savunulabilirdi. Fakat tıpkı bir çuvala doldurulup dışarı atılırmış gibi bu durumdan nasibini alan başka bir yapım daha vardı. Yeri geldiğinde çocuklar için savunma sporlarının yararlı olabileceğini savunan kimseler, şiddetin dozajını Yeşilçam filmlerindekinden çok daha hafif bırakan Evrenin Muhafızları isimli sentaiyi haksızca yayından kaldırmayı tercih etmişti. İki bin yılında yaratıcı çizimlere sahip bir anime olan Dukamon’un ise tasolara basılan karakterleri ve kart oyunları düşünüldüğünde yasağın ardında bağımlılık yaptığını savunmak gibi çarpık bir düşünce vardı. Bağımlık yapan oyuncaklar mıydı yoksa bir çizgi dizi miydi yoksa bu masum bir koleksiyon oluşturma faaliyetinin içinde olmak mı diye kimse soru sorma ihtiyacı hissetmedi. Bu kararları alan kurum adil olma ihtiyacı hissetmiyor, düşündüğü her şeyi yapmaya hakkı varmış gibi hareket ediyordu. Sonuç olarak doksanlardan iki binlere doğru, özgür bir ülkede mahkemelerin vermesi gereken kararları kendi başına alan bir yapı, milyonlarca çocuğun hayallerinin yetiştiği bir çiçek bahçesine çim biçme makinesi ile dalıp ortalığı tarumar etti.

Yıllar sonra çok övünülen yerli yapımlar çıkmaya başladığında elimizdeki güzel şeyler yok olmuş, yerlerine koca kafalı, üç boyutlu, düşük bütçeli, bizden başkasının kullanamayacağı çirkin prodüksiyonlar geçmişti. Çocukların hayalleri özgür bırakılsa ve gençlerin birtakım kesin sınırlamalara maruz kalmadan, kuracakları yeni animasyon şirketlerinin desteklendiği bir ülkede yaşasaydık bu sabah gözlerimizi açtığımızda çok farklı bir ülkede uyanabilirdik. Batı’nın estetik senaryo anlayışı ve Asya kıtasının hayal gücü, kendi epik kültürümüzle birleştiğinde iki taraftan da beslenen zengin ürünler ortaya konulması imkânsız bir hayal değildi. Yaşlı, empati yapamayan bir kitle, bir neslin çocukluğunu çalmış sonra yakın vakitte onların karşısına yeniden dikilip dalga geçmeye başlamıştı. Bu jenerasyonun iki yüzlülüğünü anlamak için televizyon adı verilen lağım çukuruna birkaç gün göz gezdirmeniz yeterlidir.

Evet, bu davanın asıl konusuna daha genel anlamda baktığımızda hak ve özgürlükler değil kişilik hakları harcanan bir nesli görürüz. Deminden beri alakasızmış gibi andığım konulara lütfen davadan bağımsızmış gözüyle bakmayın. GMÜK’ün 1993 yılındaki faaliyet raporuna kısaca göz atan herkes denetleyici olarak kalması gereken bir kurumun maksadını aşan ifadelerini kullandığını görecektir. Ben bir kesiti sizlerle paylaşacağım, dilerseniz daha sonra tüm faaliyet raporunu okursunuz.” Notlarımın arasından çıkardığım paragraflardan bazılarını seslendirirken salonda çıt çıkmıyordu.  “Sayın jüri üyeleri, Bay Lange’in bir önceki duruşmada para istemediği halde kanal yönetiminin programın yayından kaldırmak için olabildiğince hızlı hareket etmeleri hakkında aynı hukuk şirketine bağlı avukatlar mantıklı bir gerekçe sunamamıştır. Bu soru işaretlerine rağmen müvekkillerimiz aptal ve şizofren gibi ifadelerle rencide edilmiştir. Onlarca yıldır, maruz kaldıkları tutuma inat zeki ve sağlıklı düşünebildikleri için hakarete uğrayan bu kimselerin haklarını geri istiyoruz, onlar bu kadar yolu boşuna gelmediler. Söyleyeceklerim bu kadar.”

Hâkim kararın açıklanması için ara verdi, bir saat kadar sonra salon tekrar kalabalıklaştığında herkesin üzerinde yoğun bir gerginlik vardı. Cenk Yiğitler ayağa kalkmamızı istedi. “Jüri Tarık Narcan’ı suçlu bulmuştur, otuz davalıya birer lira manevi tazminat ödemesine karar verilmiştir.” Derin bir gevşeme, müthiş bir başarı hissiyatı sanki damarlarımdan tüm vücuduma yayılıyor beni ısıtıyordu. Hak ettiğimiz sembolik tazminatı almamız her şeyin istediğimiz gibi sona erdiği manasına geliyordu.

Arka tarafta sessiz bir kutlama havasını gördüğümde rahatlamıştım, Çağrı bir elini yumruk yapıp sallarken sessizliğe rağmen olabildiğince mücadeleden galip gelmenin coşkusunu yansıtıyordu. Muharrem daha arkalardaki bir yerlerden el salladı, Salih Bilgili’nin bir köşeden bana gülümsediğini gördüm, salonda olduğundan yeni haberim olmuştu. Fakat o esnada birçok mutlu yüzün arasından Kanal 17’nin uzun yıllar genel yayın yönetmenliğini yapmış olan Tarık Narcan’ınki etrafına öfke saçıyordu. Adeta pimi çekilmiş bir bomba gibi her an patlayacakmış hissi veriyordu. Histerikçe kendi kendine konuşurken ses tonunu sakındığı söylenemezdi. Bunun bir önemi var mıydı bilmiyorum ama söylediklerine kulak verme ihtiyacı hissettim ve konuştuğu her bir kelimeyi duydum.

“Şimdi burada ne oldu, ne bitti; mahkeme dedikleri bu muydu? Bir küp şeker parası ödemem için Avrupa tatilimden dönmemi istemelerine inanamıyorum. Lüks şarap, havyar, altı milyon dolarlık yatımdaki eğlence ve güzel karıları bırakıp buraya kötü bir tiyatro izleyeyim diye gelmişim. Bilsem şöyle en başından Ortadoğu aksanı ile garbın ve şarkın en sert argo ifadelerini içine alacak şekilde bu heriflerin yedi göbeğine öyle brutal ve galiz bir şekilde söverdim ki tarih kitaplarına konu olurdu. Yok Bico küfür hadisesi yüzünden yayından kaldırılmışmış, şu puştlara bak! Ulan size mi soracağız, kanalı onlarca yıldır ben yönetmişim, kimseden de akıl almamışım, istediğim programı yayından kaldırırım.” Etrafıma baktığımda bu alçak adamın söylediklerini o esnada benden başkasının umursamadığını fark ettim. Yeniden Muharrem’e döndüğümde sevinçten havalara uçtuğunu gördüm, dernek üyeleri ile samimiyetine bakıldığında ilk günkü tahminimde yanılmadığımı düşündüm, Necmettin ise elinin ayarını bilmeden tebrik etme niyetiyle sırtıma sert bir şamar indirdi.

“Necati bir ara dava dosyasını elimize verecekler sandım ama tıpkı eski günlerdeki gibi arkamı toparladın, sağ ol!”

“Kıl payı kazandığımız konusunda hemfikirim, hadi güzel bir pastaneye gidip şeker krizine girelim.”

Etrafta adı konulmamış bir bayram vardı, adliye binasının dışına çıktığımızda gazetecilerin kendi aralarında neşeli bir şekilde sohbet ettiklerini bana soru sorarlarken aceleci olmadıklarını fark ettim. Necmettin ve Çağrı’yı iki yanıma alıp sorulara olabildiğince makul cevaplar verdim. Etrafımdaki kalabalık yavaş yavaş dağılırken uzun saçlarının tepesinde kasket duran tuhaf giyimli bir adam karşıma dikildi. Şiveli konuşması, beden dili, rahat ve özgüvenli haline bakınca bu adamla ilgili her detay tuhaf hissettiriyordu. Buna rağmen saldırgan ya da rahatsız edici bir tarafı yoktu. “Necati Bey, davayı kazanmana çok sevindim, dürüstlüğün konusunda örnek alınacak bir adamsın. İyi bir iş çıkardın fakat karanlıkta bırakılan olaylar henüz tam anlamıyla ispat edilmedi.” Bir meczupla sohbet etmek gibiydi, bu bilmişliğin arkasında ne vardı bilmiyorum.

“Sağ olun beyefendi, benim yapabileceklerim şimdilik bu kadar, her şeyi hukuk önünde ispat etmek ütopik bir düşüncedir ama en büyük yanlışları birlikte düzeltebiliriz.”

“Merak etme avukat bey, her şeyi senin yapmanı istemek acımasızlık olurdu. Hem Salih Bey’in de dediği gibi gerçeklerin kendi kendine ortaya çıkmak gibi bir doğası vardır.” Gizemli adam beni selamlayıp geldiği gibi tuhaf bir şekilde yanımdan uzaklaştı.

*

Karar gününden sonraki akşam sürücü kursunun kantininde mütevazı bir kutlama yemeğinin merkezinde olmak hala tuhaf hissettiriyordu. Salih Bilgili ve Ceyhun Erkoç derneğin davetini büyük bir zevkle kabul etmişlerdi. Hala yanımızda olan David Lange bu ufak partinin tüm masraflarını kendisi üstlenmişti. Cebime beş kuruş girmediği halde kendimi dünyanın en zengin insanı gibi hissetmeme ne demeliydi bilmiyorum. Necmettin ciddi bir takım elbise ile gelip küçük bir çocuk gibi rahat tavırlarla eğleniyordu. Muharrem’in bu kutlamaya eşofman ile katılıp Bay Lange konuşurken yanında durmasını kimse garipsememişti. “Ulan bu televizyoncular kendilerini pek bir akıllı sanıyor, yok programın maliyetleri artmış, efendime söyleyeyim kanal karşılayamıyormuş. Sanki önceden dünyanın parasını harcıyordunuz, koca koca adamlar becerebilseler koca ülkeyi kandıracaklardı. İyi ki o akşam Necati’nin elektronik postasını okumuşum, şu cingözlere bak sen! Konu açılmışken size bir müjde vermek istiyorum çocuklar. Bico’yu zamanında genç kardeşlerimize yeterince oynatamadım ama bundan sonraki oyunlara dil desteği gelecek ve yerel fiyatlandırma politikası konusunda esnek davranacağız. Yani canı isteyen her çocuk Bico’ya bir şekilde ulaşabilecek.”

Salih Bilgili elindeki gazoz bardağını havaya kaldırdı. “İşte bunun haber değeri var.”

Necmettin bir şey anlamamasına rağmen kuvvetli bir şekilde alkışladı, oyun sektörüyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Çağrı ise dernek üyelerinden biri ile Bay Lange’i omzuna alıp kantinin dört bir tarafını gezdirdi.

Akşamın ilerleyen saatlerinde ortalık sakinleştiğinde ansızın bir kargaşa oldu, Ceyhun Erkoç geniş ekran televizyonu açtırıp sessiz olmamızı rica etti. Kendi çalıştığı kanal TVDÜN’de gece haberlerine bir son dakika gelişmeyi aktarmak için ara verilmişti.

Video görüntüsü eski olduğundan ekranda ziyadesiyle bulanık gözüküyordu fakat odada dolap gibi bir yere yerleştirdiği izlenimi veren kamera, masanın arkasındaki koltukta oturan, saçları yeni yeni kırlaşmış kişinin Tarık Narcan olduğu konusunda şüpheye yer etmeyecek kadar net bir görüntü yakalıyordu. “Sizi buraya ehemmiyetli bir mesele için topladım çocuklar, geçtiğimiz hafta sonu Ankara’dan devletin üst kademelerindeki isimlerle görüştüm.” Karşısındakiler Bico’nun genç sunucusu Rıfkı Hıdıroğlu, programın yönetmeni Hakkı Tunalı ve kameraman Ali Güngör’dü. Ekibin yüzlerinde neden genel yayın yönetmeninin yanına çağrıldıklarını sorgulayan bir ifade vardı. “Önümüzdeki günler, Türk televizyonlarının yayıncılık anlayışını kökten değiştirecek olaylara gebe ve bizim de görev bilinci ile yapmamız gereken birtakım işler var. Kanalımızın sahibi olan Ahmet Tekin beyefendinin de onayı ile Kanal 17, Türk televizyonlarını yerli ve millî hale getirme gibi nitelik olarak saklı, yayıncılık anlamında şeffaf bir projenin bayraktarlığını üstlenmiş bulunuyor.

Bugün sizlere bir gelecek paradigması sunacağım, özel kanallarda maliyetlerin azalırken kaliteli içeriklerin sayısının çılgınca arttığı yeni bir döneme geçiyoruz. Bir düşünün televizyonda bir çocuk kanalını açtığınızda yayın akışının çok büyük bir bölümünün sevimli karakterlerin olduğu yerli animasyonlara ayrıldığını göreceksiniz. Bu durum artık çok uzak bir hayal değil, yeni nesil kendi değerlerimize bağlı olarak yetişmiş olacak. O, yıllardır televizyonda çevrilip duran Amerikan şirketlerine ait hep bildiğimiz yapımlardan ve şu Japonların bağımlılık yapan mangaka uyarlamalarından kurtuluyoruz.

Heyecanlanmayın, daha yeni başlıyoruz çocuklar, ufaklık odayı terk ettiğinde kendinize uygun bir içerik ararsanız, karşınıza çıkan aksiyon dizisindeki kanlı sahneler gündüz gözüyle sizi rahatsız etmeyecek şekilde kapatılacak. Bu durum aynı zamanda arka planda makyaja ve özel efektlere harcanan paranın azalması manasına geliyor. Yani bu tarz yapımların devamlılığı da artacak. Tabi sadece kanlı sahneler değil, alkol ve sigara gibi bağımlılık yaratan her tür madde ile göz göze gelmekten de kurtulmuş olacağız.

Başına buyruk bir yönetmen bir patlatma sahnesi çekeceğinde ‘Hop! Dur orada bakalım!” diyeceğiz. Bizim paramızla bundan sonra kilo kilo barut harcayamazsın, bilgisayar başında çalışan bir profesyonelin yarattığı, çıplak gözle ayırt etmenin imkânsız olduğu dijital efektlerden yararlanmak zorundasın diyeceğiz. Bir yerde silah patlamış ve kurşun o esnada bir nesneye isabet etmişse, set ekibi fünye ile uğraşmak zorunda kalmayacak. Yine dijital efektlerden yararlanarak izler oluşturacağız. Elbette bu işlerin her birini televizyon kanalları olarak biz kendi başımıza yapmayacağız. Çok saygın bir kurum olan GMÜK, koyacağı kurallar, yapacağı denetimler ile arkamızda duracak. Dostlarım yeni dönemde yasakların paraya dönüştürüldüğü bir düzen kuruluyor, biz de projenin pilot uygulamanın başlatılacağı kanal olarak bu işin içerisinde yer alacağız. Bundan sonra ülkemizde hain emperyalist emelleri olan ülkeler, üstüne para verip aldığımız propaganda ürünleri ile Türk televizyonlarını boyunduruğu altında tutamayacak.

Şimdi üzerine konuşmamız gereken konuya gelelim, kanalımız için bunaltıcı bir yük haline gelen, canlı yayınlandığında bin bir çeşit riski içerisinde barındıran Bico isimli program hakkında yapacaklarımıza. Rıfkı, beni yanlış anlama, yıllardır yaptığın işin kalitesinden memnunum ama aldığımız talimatlar doğrultusunda Bico’yu yayından kaldırmamız gerekiyor, aksi takdirde Ankara’daki tanıdıklarımız götümüze kazık çakacaklar. Biz Fazıl ile daha evvel bu konu hakkında ciddi bir hazırlık yaptık, sana sonradan haber vermenin daha uygun olacağında karar kılmıştık.” Sonradan öğrendiklerime göre Fazıl Çalışkan doksanların ortalarında başarılı bir seslendirme ve taklit sanatçısıydı.

“Öğlenki canlı yayında yayına bizim oğlan bağladığında siz bile o olduğunu anlayamayabilirsiniz, o yüzden şimdi bir şeyler söyle.

“Ne diyim bilmiyürüm baba.” Fazıl’ın sesi tıpkı bir çocukmuş gibi çıktı.

Tarık Narcan sanki bir skeç izliyormuş gibi kahkaha patlattı. “Yav hiç güleceğim yoktu! Fazıl bağlandığında işte bu şekilde konuşacak. Kurgumuza göre çevirmeli bir cihaz ile aradığından Bico’yu kontrol edemediği için tüm hakları yanacak, Bico’ya koyayım, diyecek. Arkadaşlar, böyle resmi bir ortamda otururken de rahat rahat konuşamıyorum, siz ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Sen de profesyonel bir yayıncı olarak diyeceksin ki ama bu söylediklerin çok ayıp, Bico bizim dostumuz falan fıstık… Sonra Hakkı rejiden programı reklam arasına alacak, akşam birkaç kanalda bu konu gündeme gelip insanların gazı alınacak ama bir daha bu mesele hiç hatırlanmayacak. Ekibinizi tatile yollayıp birkaç ay sonra Rıfkı ile Masallar Diyarı adında yeni bir projeye kaydıracağız.”

Genç sunucu sonunda patladı. “Böyle bir şey asla mümkün olamaz! Benim bir misyonum var, çocuklara hep iyi örnek olmaya çalıştım, onlara hep doğruları anlattım. Bico’yu yayından kaldırabilirsiniz ama bizlerden olmadığımız kimselermiş gibi davranmamızı istemeyin.”

Tarık Narcan biraz bozulmuş gibi gözüktü. “Hakkı, bu ne diyor, ben burada bir saat boşuna mı konuştum? Bana bak Rıfkı, seni kanala aldığımda o sözleşmede hangi maddelere imza attığını herhalde unuttun. Benle inatlaşma yoksa senin televizyon kariyerini bitiririm. Arkadaşlar bir de şöyle düşünün, biz böyle yapımları yayından kaldıracağız ki çocukların zihninde tatlı bir anı olarak kalsın, bu yarım kalmış hikayeleri kendi hayal güçleriyle tamamlasınlar ki yaratıcılıkları gelişebilsin.” Bunlar konuşulurken önlüklü bir adam içeri girip, elindeki tepsiden buharı tüten ince belli çay bardaklarını tek tek alıp, sehpa ve masanın üzerine koydu.

O sırada Tarık Narcan’ın sanki dikkati tamamen dağılmış, başka bir şeyleri anımsamıştı. “Bana bak lan Fevzi! Almanya’daki tanıdıkların vasıtasıyla iş yerine bir el kamerası getirmişsin, milleti uygunsuz zamanlarda çekip abuk subuk şakalar yapıyormuşsun. O meret bana denk gelmesin vallahi kırar atarım!”

Çaycı Erzurum şivesi ile konuşuyordu. “Tarık Bey getirdiğim kamera bozıktir, dün arkadaşlara şaka yaptiktan sonra geri eve götürdim.”

“Oğlum sen Urfalı değil miydin, niye şimdi böyle konuşmaya başladın? Neyse, çık git buradan, seninle şimdi uğraşamam.” Video kaydı burada son bulmuştu, haber programının sunucusu video kaydında bulunan kimselerin kanala bağlanıp konuşabileceklerini söyledi. Ben ise o esnada kanalın çaycısının yüzünün neden tanıdık geldiğini düşünürken mahkeme çıkışında gördüğüm o tuhaf adam aklıma geldi. Fevzi mahkeme sürecine saygı duyarak elindeki bilgileri saklamayı tercih etmiş ve doğrusunu yapmıştı. Bu video daha evvel ortaya çıkmış olsaydı, onurlu bir zafer elde etmiş olmayacaktık. Televizyonu kapatıp bir süre şaşkın şaşkın birbirimize baktık sonra kutlamaya kaldığımız yerden devam ettik. Beklenmedik bir gelişmeydi fakat güzel bir sürprizdi, bundan sonra birilerinin, Bico Hadisesi’ni ve perde arkasındaki olayları inkâr etmesi mümkün olmayacaktı.

Bir sene kadar sonra GMÜK’ün faaliyetlerine son verildi, televizyon kanallarının yayınları mahkemelerce denetlenmeye başlandı. Mükemmel olmasa da eskisinden iyi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bahri Ceylan hala dışarda elini kolunu sallayarak gezse de yarınlara dair umutlarım daha fazlaydı.

[1] Bu ifadenin kulak tırmalayıcı olduğunun ben de farkındayım. Bir konunun önünü ve arkasını iyice araştırmadan tarafı olmak, uzun vadede sağduyu yerine anlık tepkilerle hareket etmek, modern çağın hastalıklarından biri olmalı.

[2] Kendimi akşam haberlerinde gördüğümde ise içimde eski günleri aratmayacak bir heyecan vardı.

Osman Ülke

Mizah öyküleri yazmaya doğal bir yatkınlığım var, mevcut hikâyelerimi de seviyorum. Bir taraftan da serüven tadının ağır bastığı bilimkurgu, fantastik kurgu gibi romanlar yazmaya devam ediyorum. Yazdığım öykü ve romanlarda ilgi çekici konular bulmakta genellikle pek güçlük çekmem fakat bunları başarılı bir şekilde işlemek benim için işin zor kısmı oluyor. Elbette bedel ödemeden ortaya iyi bir ürün çıkmaz.