FIRTINA OKLARI

FIRTINA OKLARI
1
İş yerinden ayrılmasına dakikalar kalmıştı, kafasının ağırlaştığını ve sinirlerinin uyuştuğunu hissediyordu. Önemi yoktu, nasıl olsa eve vardığında oturma odasındaki kanepeye yarım saat uzanıp kendisini toparlardı. Öykü notlarının yazılı olduğu minik defteri evirip çevirdi. Ardından bu akşam yapacaklarını arka sayfalardan birine not aldı. Etraf büsbütün sessizleştiği için cep telefonunun mesaj sesini duyduğunda irkildi. Nasıl olduysa onlarla buluşacağını unutmuştu, hatırlatma mesajını atan kişi işini şansa bırakmak istemiyordu. Beş yıl sonra yüzlerini dahi göreceğine ihtimal vermediği arkadaşlarıyla koca bir akşamı daha ziyan edecekti.
Yaklaşık yarım saat sonra indiği otobüs durağının biraz ilerisinden caddenin karşı tarafına geçti. Mekânın duvarları beyaza boyandıktan sonra tavandaki vitray lambalarının daha fazla dikkat çekmeye başladığı zemin katında oyalanmadan yukarı çıktı. Daha sessiz bir ortamda vakit geçirmekten hoşlanan müşterilere kiralanan minik salonlardan birinin kapısını çalıp içeri girdi. Aslı, Fatih ve Buğra’yla selamlaştıktan sonra iki misafir arkadaşla tanıştırıldı. Onları bir daha görmeyecek olsa da nasıl kimseler olduklarını tahmin etti. Kız zengin bir aileden geliyordu, pahalı alışkanlıkları vardı ve Aslı ile sıkça görüşmüyordu. Diğerinin suratındaki ifadeden sonradan görmenin biri olduğu anlaşılıyordu. Ağırbaşlı biri gibi davranmaya çalışıp bir yandan da çevresindekilerle yüz göz olmaktan çekinmeyen tipler genellikle kendilerini kolayca belli ederlerdi.
“Övgüyle bahsettiğiniz yazar arkadaşınızla nihayet tanışabildik. Blogundaki yazılarını okuttular. Sana bir şey sormak istiyorum, bazı edebiyat türlerinin daha niteliksiz olduğunu savunarak çevremdekilere onlardan daha zeki olduğumu düşündürebilir miyim?” Çağatay hiçbir şey duymamış gibi sakince beklerken solundaki arkadaşının huzursuzca kıpırdandığını görebiliyordu. Burada nezaketen bulunduğunun ve dilediği zaman gidebileceğinin farkındaydı. Aslı ise herkesi buraya topladığı için oturmak ve arkadaşlarını uzlaştırmak zorundaydı, bir açıdan bu durumu izlemenin eğlenceli olduğu söylenebilirdi.
“Galiba kulağı biraz ağır işitiyor.”
“Her insanın kitaplar konusunda farklı değer yargıları olabilir. Fantastik kurgulardan hoşlanmamak doğru veya yanlış değildir.” Ne gariptir ki konuşan Aslı değildi. Feray’ın insanların öfkesine baskın gelebilecek kadar yumuşak bir ses tonu olduğunu yeni fark etmişti, diksiyonu da fena sayılmazdı. Tavırları doğal ve medenî gözükse de dudaklarından çıkan sözcüklerin etkisi tek parça siyah giysinin ve altın kolyenin gösterişini taşımadığından hemen yok oluyordu.
“Anlıyorum, sana göre insanları beğenileri ve fikirleri üzerinden aşağılamanın yanlış bir tarafı yok. Ne de olsa herkes düşüncelerini serbestçe dile getirebilir.”
“Çağatay, Yusuf’a aldırma. Neler yapıyorsun, iş yerinde eskisi kadar yoğun çalışıyor musun?” Aslı sıranın kendisine geldiğini fark etmiş olmalıydı. Çevresindeki insanların büyük bir bölümüne kardeş ya da samimi bir dost havasında davranırdı. Zarif, minyon görünüşüne tezat oluşturacak baskın bir kişiliği vardı. Arkadaşlarıyla iyi ilişkileri olmasının asıl sebebi doğru kelimeleri doğru zamanda kullanmasından kaynaklanırdı. Bunu nasıl becerebiliyordu? Çoğunlukla hiçbir şeyi derinlemesine düşünmezdi. Fakat birinin hayatla ilgili beklentileri neyse, o bunun tam olarak ne olduğunu bilirmiş gibi davranırdı.
“Bu aralar eve iş götürmediğim için biraz nefes almaya başladım, fırsat bulduğumda yazmakla meşgul oluyorum.”
“Yanlış değilsem bir öykü kitabı yazıyordun, ne zaman biteceği konusunda bir tahminin var mı?”
“Genellikle akşam eve döndüğümde yatana kadar yazıyorum, çoğu hafta sonu ise dışarı çıkmıyorum. Buna rağmen en iyi ihtimalle bir seneye daha ihtiyacım var.”
“Bu işi güzel bir şekilde sonlandıracağına eminim. Seni özlemiştik, olmadığın zamanlar eksikliğin fazlasıyla hissediliyor. Aradığımda biraz fazla ısrarcı davranmışsam kusura bakma.”
“Öykü yarışmalarına katılmayı düşünüyor musun?” Açık mavi gömleğinin kollarını kıvırmış olan Fatih sıcak paranın kokusunu aldığını zannediyordu.
“Herhangi bir yarışmaya katılmayacağım.” Çağatay’ın bu konudaki düşünceleri yıllardır değişmemişti. Yarışmalar iyi bir yazarlık kariyerinin başlangıcı için önemli bir etkiye sahip değildi.
“Yerinde olsam düşünürdüm. Bazı yarışmalarda birinciye neredeyse bir araba parasının yarısını ödüyorlar.”
“Öykülerimden birinin toplu bir seçkinin içerisinde basılmasındansa kendi kitabımın içerisinde görmeyi tercih ederim, ayrıca kendi başımayken yarışmalarda verilen para ödüllerinden daha fazlasını kazanabilirim.”
Sakin bir mizaca sahip olan Buğra telefonunu parmaklarının arasında gezdirmeyi bıraktı. “Okurların ismini bilmedikleri bir yazarın öykülerini keşfetmeleri uzun zaman alabilir. Fatih yarışma deyince aklıma geldi, geçtiğimiz ay Kaltis Yayınevi’nin düzenlediği bir roman yarışmasının sonucu açıklanmıştı. Ödül vermeye uygun bir eser bulunamamış. Sence bu garip değil mi?”
Fatih açıklama getirircesine “Yani para kasada kaldı.” dedi.
“Evet, tuhaf olan da bu işte! Bir ödül verilmeyecekse neden aylar öncesinden süsleyip püsleyip reklamını yapıyorlar?”
“Sizce ödül almayı hak etmeyen insanların böyle bir yarışmada dereceye girmesi ne anlama gelirdi? Bu durum daha büyük soru işaretlerine neden olur. Yıllarca bu işe emek vermiş yazarların yetenekli insanları keşfetmek dışında bir amaçları olamaz.” Arkadaşlarının Yusuf denilen hergelenin sözlerini önemsiyormuş gibi gözüktükleri söylenemezdi. Özellikle Fatih’in bakışları hala bir soruya kafa yorduğunu anlatıyordu.
Feray’ın ağzını açmadan önce birkaç sefer kendisini süzdüğü hissine kapılmıştı. “Sanki demin sözünü tam olarak bitirmedin, yarışmalara katılmamanla ilgili başka bir gerekçen var mı?”
“Aslında çok fazla gerekçe var. Amatör bir yazarla aynı muameleyi görmek, ödül eserin basılmasıysa süreç içerisinde sınırlı bir söz hakkına sahip olmak ve işlerin sallapati yürümesini kabul etmek zorunda kalmak, sonunda ise kimsenin bir daha seni hatırlamaması diye bazılarını sıralayabiliriz.”
“Amatör yazar derken kendini henüz bu çizginin dışında tutmanı tuhaf buldum. Her neyse az önce söylediklerine gerçekten inanıyorsan öncelikle bilmen gereken bazı şeyler var. Edebiyat dünyasında genç yazarların üretmeye teşvik edilmeleri ve keşfedilmeleri senin dudak büktüğün yarışmalar sayesinde oluyor. Değerlendirmelerin ilan edilmesinin ardından yayınevlerinin şartlarını yazarların belirledikleri bir kitap basım sürecinin altından kalkabilmeleri mümkün değil. Öncelikli amaç bugünün imkanları ölçüsünde onların yazdıklarını insanlara ulaştırmaktır.” Bu sefer ayran ağızlı herifin laflarını diğerleri ciddiye almış gibi gözüküyorlardı.
“Birinci ikinci ve üçüncü ödülünü aldıktan sonra dördüncüye ne olduğu sorusunu kendine soruyor musun ya da farklı türdeki iki eserin aynı yarışmada klasik bir bakış açısıyla değerlendirilmesi sonucunda kendi kulvarında başarılı olabilecek bir sanatsal metnin göz ardı edilmesini nasıl karşılarsın? Birilerine göre bu tarz değerlendirmeler bir yazılı kâğıdını puanlamak kadar kolay olabilir, ben böyle olduğunu düşünmüyorum.
“Edebî eserler sanatsal beklentileri karşılamak, insan doğasını ortaya koymak dışında başka sebeplerle de yazılır. Gerçekçiliğin ve hayatın sorunlarının ön planda olduğu seçkin yapıtları mutlak galipler ilan ettiğimizde sadece elmaları armutlardan üstün tutmuş oluruz. Okurlar, kitapları edebiyat kodamanları ve snoplar gibi değerlendirseydi büyük ihtimalle birçok tür yok olurdu.”
“Öyleyse fantastik kurgulara olan düşmanca tutumuna geri dönelim. Az önce eleştirilerinin hatalı olduğunu kendi ağzınla itiraf ettin. Yoksa bir istisna parantezi açıp bu türün yok olmasında bir sakınca yoktur mu diyecektin?”
“O yazıları yazalı neredeyse iki sene geçti. Artık bir kitap hoşuma gitmediğinde ötekileri de cezalandırmam gerektiğini düşünmüyorum. Bir türü genel bir şekilde değerlendirmek bana göre önyargılı bir yaklaşım biçimidir. Çoğu insan başlarda eleştiri yapmak konusunda üretmek konusunda olduğundan daha cesaretli oluyor, aynı hatayı ben de yaptım.”
“Peki şu an bir fantastik kurgu okurken keyif alabileceğini düşünüyor musun?” Araya giren Feray çenesini sol elinin baş ve işaret parmağıyla kavramışken hafiften düşünceli görünüyordu.
“Evet, bazılarını keyifle okuyabileceğimi düşünüyorum.” Bu kısa yanıtına karşılık kimse bir şey söylemedi, öfkeden yanakları kızarmış olan Yusuf bile susmayı tercih etti.
Arkadaşlarının diziler ve filmler hakkındaki sohbetleri esnasında çoğunlukla telefonuyla oyalanarak vakit geçirdi. Onlarla kasada vedalaştıktan sonra lavaboda elini yüzünü yıkayıp serinlemeye çalıştı, en azından beklediğinden kısa sürdüğü için mutluydu. Dışarı çıktığında daha on adım atamadan birisinin seslendiğini duydu. “Telefon görüşmemi bitiriyorum, bir yere ayrılma lütfen.” Kibarca geri çevirmeye çalışsa da sonu Aslı’yla yaptığı konuşmalardan pek farklı değildi. Arabadayken eve bırakma ısrarının yerini kahve daveti aldı. “Bende biraz oturduktan sonra seni evinin önüne kadar bırakacağım.” Tam bitti derken bu akşam yeniden hafif ama geçmeyen bir baş ağrısına dönüşüyordu. Hiç tanımadığı birinin bu kadar ısrarcı davranmasını garipsemişti fakat onu kırmak da istemiyordu.
En son hangi arkadaşının evine gittiğini hatırlamıyordu. Lüks sayılabilecek bir apartmanın önünde indiler, asansöre girdiklerinde kızla göz göze gelmemeye çalıştı. Dairenin kapısı açıldığında antrenin ışıkları yanıyordu. Oturma odasının sarı duvarları yağlı boya tablolarla doluydu. Resimler hakkında konuşmak istemediğinden gözlerini uzun süre bu tablolardan birine dikmekten kaçındı. Abanoz dolap ve çekmecelerin üstü bir yığın süs eşyasıyla doluydu.
“Odanın dekorasyonu hoşuna gitmedi mi?”
“Benim için bir yerde ne kadar az eşya varsa o kadar iyidir. Sade ortamlarda dikkatimi daha rahat toparlayabiliyorum.”
“Fakat burası bir çalışma odası değil.”
“Benim tercih edeceğim cinsten bir oturma odası da değil.”
“Dikkatini toplamak konusunda haklı olabilirsin, bir şeye odaklandın mı hakkını veriyorsun. İlk defa birinin yakasını Yusuf’tan böyle rahatça kurtardığına şahit oldum.”
“Mümkünse o konuda tek bir kelime bile etmek istemiyorum.”
“Aslında başkası değil senin hakkında konuşuyoruz. Diğer erkeklerden biraz farklısın, sınırlarını korumakla pek ilgilenmiyormuş gibi bir halin var. Belki de her şey en başından sana aitmiş gibi davranıyorsun.”
“Sadece kimseyle yüz göz olmamaya çalışıyorum.”
“Fakat birinin üzerine gelmesine de pek fırsat vermiyorsun.”
“Bazen hoşlanmadığın birinden kurtulmak için sadece görmezden gelmek yeterli olmuyor.”
“Peki sana göre her şeyin mantıklı bir açıklaması olmalı mı?”
“En azından neyi neden yaptığımı bilmeliyim.”
“Kolaylıkla uzlaşılabilecek birine benziyorsun, heyecan verici bir şey sunmuyorsun. Genellikle kadınlar bu tarz erkeklerden hoşlanmazlar. Belki numaradan da olsa bazı sivri tarafların varmış gibi davranabilirsin.”
“Şu an için duygusal çalkantılar yaşamak ya da olmadığım biri gibi davranmak için herhangi bir sebebim yok.”
“Söylediklerimden daha fazlasını anlayacak kadar zeki olduğunu biliyorum. Şimdiye kadar bana hep hoşlandığım kişiler önce açılırdı. Sen söz konusu olduğunda garip bir şekilde bunun hiçbir zaman olmayacağını biliyorum. Belki kartlarını herkesten fazla açık oynuyorsun belki de düşündüklerini hiç belli etmiyorsun. Hissettiklerimi anlatmakta zorlanıyorum ama seni beğendiğimi söylemek istiyorum.” Hiç konuşmadan bekledi, kızın gözlerine bakarken bunun bir şaka olduğunu düşündü fakat o da bir cevap beklercesine gözlerinin içine bakıyordu. “Bir şey söylemeyecek misin?”
“Ciddi olduğunu zannetmiyorum.” Hatırladığı kadarıyla değeri elli bin lirayı geçen bir arabası yoktu, sosyal medya profillerinde tatilde ya da yabancı ülkelerde çekilmiş resimlerinin olmadığını da iyi hatırlıyordu. Peki, neden böyle tuhaf bir anı yaşıyordu? Feray’ın hoşlanacağı türden bir erkek olmadığını iyi biliyordu. Büyük ihtimalle bu gece gönül eğlendirecek birini bulduğunu zannediyordu.
“Bu konuda seninle dalga geçmem için bir sebep var mı? Sadece içimden geçenleri söylüyorum.” Kızın konuşma şekli oldukça inandırıcıydı, ıskaladığı bir detay olup olmadığını düşünmeden edemedi. Dolambaçlı bir hayır cümlesi bulmak zorunda değildi, her şeyi kibarca izah edebilirdi.
“Bugün konuştuklarımızı sen de dinledin, niyetim bu akşamdan sonra bir yıl boyunca ortadan kaybolmaktı. Uzun bir süre yazmakla meşgul olacağım. Kimsenin beni bu kadar uzun bir süre bekleyeceğini zannetmiyorum.”
“Neden böyle düşünüyorsun?”
“Gezmekten, eğlenmekten hoşlandığını tahmin etmek güç değil. Senin için haftada birkaç saat yüzünü görebildiğin birinin doğru tercih olduğunu zannetmiyorum. Kendi hayallerim için başkalarından fedakârlık bekleyemem.”
“Galiba biraz rahatladım, daha olumsuz bir yanıt alacağımdan korkmuştum.”
“Ne gibi bir yanıt almaktan korkmuştun?”
“Aslında hiç fırsat vermemenden, beni alaya almandan ya da bir anda bir yabancıya dönüşecek olmandan korkuyordum. Niyetin beni başından savmak değilse haftada bir saatin benim için yeterli olacağını söylemek istiyorum, mesajlaşmak zorunda da değilsin.”
“Fazla iyimser düşünmüyor musun?”
“Sadece doğru kişinin sen olduğunu düşünüyorum, ikinci kez karşıma çıkmayacağını da biliyorum. Eğer duygularımın sende bir karşılığı yoksa kaçmak için bahane bulmak zorunda değilsin, her şeyi açıkça söyle gitsin. Beni kırmaktan korkuyorsan da eve gidince kısa bir mesaj atman yeterli olur.”
“Bana kıyasla biraz hızlı gittiğin için şu an sana yetişmekte güçlük çekiyorum.”
“Affedersin, biz kadınlar bazen ne kadar çok şey söylediğimizin farkında olmuyoruz, galiba biraz nefes alman için vakit verebilirim. Buzdolabında portakal suyu vardı, birazdan gelirim.” Feray’ın ayağa kalkıp zarif adımlarla mutfağa doğru yürüdüğünü izlerken ne halt edeceğini düşünmeye çalıştı. Her şeyin bugün başladığına inanmıyordu. Kendisi hakkındaki her detayı, portakal suyu da dahil, daha önce Aslı’dan öğrenmiş olabilirdi. Peki karşısındakinin niyeti ne kadar samimiydi? Feray hakkında çok az şey bildiği için bu soruya net bir yanıt veremiyordu. “Blogundaki öykülerden bazılarını beş ya da altı kez okumuşluğum var.” Odadan ayrılıp dönmesi ne kadar da kısa sürmüştü. “Her defasında benzeri olmayan bir konu bulmak kolay olmamalı.”
Feray minik bir tepsiyi sehpanın üzerine bırakıp, bardağı uzattı. “Neden bu kadar durgunsun? Burada sanki seni zorla tutuyormuşum gibi davranıyorsun, aslında seni zorla tutuyorum. Kurabiyelerimin tadına bakar mısın?” Onu gücendirmemek için bir tanesini ağzına attı. “Teşekkürler, biraz farklı konularla devam edelim, pembe hayaller kurduğun oluyor mu? Bugün ılımlı biri gibi davranmaya çalışsan da normalde High Fantasy’den hoşlanmadığını biliyorum. Yine de şu an seni bir büyücü olarak hayal etmek hoşuma gidiyor.”
“Kendine neden bana büyücü olmayı yakıştırdığını izah edebiliyor musun?”
“Ellerin kılıç tutamayacak kadar zarif gözüküyor, bence büyücü olmak sana daha çok yakışırdı.”
“Doğaüstü güçleri kötülükle savaşmak için kullanma düşüncesi bana pembe hayaller kurarken bile cezbedici gelmiyor. Yine de iş yerine otobüs yerine uçan bir halıyla gitmeyi isterdim. Elektrik kesintisine tuvalette yakalanmaksa galiba o kadar rahatsız edici olmazdı.”
“Komik yanıtlarınla bu düşünceme olumlu yaklaştığını varsayıyorum. Bir cadı tarafından büyülü bir şatoya hapsedilmiş olsam beni kurtarmaya gelir miydin?”
“Böyle bir durumla karşılaşırsak dilerim bahsettiğin cadı benden daha yetenekli biri olmaz.”
“Dilerim senin dediğin gibi olur çünkü beni kurtarmaya gelecek kişinin yalnızca sen olmasını istiyorum.”
“Galiba bu akşam hayallerindeki kahraman olmak dışında bir alternatifim yok.”
“Ne kadar absürt ve şımarık bir istek olsa da evet, bundan kaçamazsın.” Feray’ın gülümsemesini izlerken kalp atışlarının hızlandığını hissetti ve bu durumdan rahatsız oldu.
Çağatay sessizliği bozana kadar kısa bir süre ikisi de hiç konuşmadılar. “Belki sana gizemli biri gibi gözüküyor olabilirim belki de geçici duygular yaşıyorsundur. Kendine karşı neden bana ilgi duyduğun sorusuna net bir yanıt verebiliyor musun? Daha birkaç saat önce yüz yüze görüştüğün biri bile değildim.”
“Ne kadar mesafeli davranmaya çalışsan da bana değer vereceğine inanmak istiyorum. Daha önceleri bizimkilerin senin hakkında söylediklerini dinlerken kafamda soğuk ve kibirli biri canlanıyordu. Dudakların kıpırdamaya başladığında öyle biri olmadığını gördüm. Yorgun bakışlarını izlemek, sesini dinlemek tuhaf bir şekilde hoşuma gitti fakat yanındayken zaman şimdiki gibi çok hızlı geçiyor. Hiç kolay gözükmese de seni ikna edebilmek için şanslı olmayı istedim. Lavaboya gitmen gerektiğini söylerken bile bizden kurtulmaya çalışırmış gibi bir halin vardı. Onlara acil bir telefon görüşmem olduğunu, çıktığında seni eve bırakabileceğimi söylediğimde pek garipsememiş gibi davrandılar. Evet, seni buraya getirmemin garip olduğunun farkındayım ama sen olsan ne yapardın?”
“Hep böyle açık sözlü biri misin?”
“Bilmiyorum ama şu an olabildiğince net konuşmak istiyorum.” Ansızın kızın yüz ifadesi değişti. “Yüzün sararmış gözüküyor, kendini iyi hissediyor musun?”
“Arada böyle gözüktüğüm olur, endişelenecek bir şey olduğunu sanmıyorum.” Aslında kuvvetli bir yorgunluğun etkisindeydi ve ensesinden soğuk damlalar akıyordu. Etrafındaki nesnelerin görüntüleri canlılığını yitirip birbirine karışıyordu.
Kız sakince yanına oturdu. “Merak etme, büyük ihtimalle biraz tansiyonun düştü.” Gerçekten öyle miydi? Gözleri ansızın ve istemsizce kapanırken Feray dudaklarını öpüyordu.

Osman Ülke

Osman Ülke

Serüven romanları okumayı ve yazmayı seven biriyim. Bir gün ansızın iki yıldır kapalı kalan sitemizi Kilgarvan bana devretmeyi teklif ettiğinde başta epey tereddüt yaşadım, sonra kabul ettim.